|
Seyir Defteri |
|
Deniz Ulaşımı,
Güvenlik Yönetimi ve Türk Boğazları* |

|
|
Cahit İstikbal
 |
Öncelikle gemi trafik yönetimi nedir, gemi
trafiği neden yönetilir kısaca bundan bahsetmek istiyorum. Deniz trafiğinin
yönetilmesinde belli başlı iki önemli amaç bulunmaktadır:
Yoğun deniz trafiğine sahip deniz alanlarında
veya suyollarında bu trafiği düzenleyerek kaza riskini en aza indirecek
şekilde geçişleri ayarlayarak GÜVENLİĞİ ARTTIRMAK;
Yine bu gibi bölgelerde geçiş yapmak isteyen
gemileri sıraya sokarak belli bir düzen içerisinde geçiş yapmalarını
sağlayarak bahse konu deniz alanının veya suyolunun daha İŞLEVSEL KULLANIMI
SAĞLAMAK.
Kısaca söylemek gerekirse, öncelik güvenlik
olmak ve güvenlikten işlevsel kullanım adına asla ödün vermemek koşuluna
bağlı olmak üzere, deniz trafiğinin yönetilmesinin temel amaçları, GÜVENLİĞİ
SAĞLAMAK ve ETKİN KULLANIM olarak özetlenebilir.
Deniz kazalarının can ve mal kayıplarına,
ayrıca büyük miktarda tehlikeli yüklerin tek bir gemiyle taşınabilmesi ve
bir kaza durumunda patlama, yangın, deniz kirliliği gibi çok büyük çevre
felaketlerine yol açtığı göz önüne alınacak olursa, deniz trafiğinin
“güvenliğinin sağlanmasının” yalnızca o gemilerin kendi mürettebatı ve yükü
için değil, bulunduğu deniz çevresindeki her şey için ne denli önemli
olduğunu tekrar etmeye sanırız gerek yoktur.
Yapılacak tek şey, çoklukla alternatifsiz bir
taşımacılık türü olarak karşımıza çıkan deniz taşımacılığında insanoğlunun
ulaştığı bütün çağdaş sistem ve aygıtları kullanarak, ortaya çıkabilecek
riskleri en aza indirmektir. Bunun yolu da “risk yönetiminden” geçmektedir.
Dolayısıyla, kalabalık trafiği olan suyolları ve deniz alanlarında trafiğin
yönetilmesi ve güvenliğin sağlanması yöntemlerinin neler olduğu konusuna
girmeden önce, “risk yönetimi” konusuna değinmek sanırım yerinde olacaktır.
Her şeyden önce, insan faaliyetinin olduğu her
işte olduğu gibi, deniz taşımacılığında da riskin sıfırlanması gibi bir
durum olanaklı değildir. Galler Üniversitesi Deniz Ekonomisi Profesörü
Richard Goss, bu konuda şöyle demektedir: “Mükemmel güvenlik, mükemmel
insanda olduğu gibi ancak cennette olanaklı olabilir; dünya üzerinde buna
ulaşabilme şansına sahip değiliz. Bu nedenle, kabul edilebilir düzeyde riski
içeren güvenliği hedeflemek durumundayız.” Onun için, örneğin geçtiğimiz
günlerde gazetelerde “Türk Boğazlarında refakat römorkörü uygulaması
başlayacak, riskler sıfırlanacak” gibi hem de devlet büyüklerimizin ağzından
sözler okuduk, oysa riskin sıfırlanması diye bir şeyin sözkonusu
olamayacağını, hele Türk Boğazları için bunu söylerken çok daha ihtiyatlı
olmak gerektiğini burada sırası gelmişken vurgulamak isterim.
Deniz taşımacılığında, genel anlamda kabul
edilmiş standart bir en alt düzeyde riskten söz etmek olanaklı değildir.
Kabul edilebilir risk tanımı, aynı gemi için bile bulunduğu bölgeye ve deniz
sahasına göre değişir. Riski kabul ederiz çünkü o riski doğuran faaliyetin
yaptığı üretimden faydalanmak isteriz. İlginç bir nokta da şudur: toplum,
bütün faaliyetler için aynı ölçüde risk düzeyini talep etmez. Yani bazı
riskler daha kabul edilebilir bulunurken, bazı riskler aynı ölçüde kabul
edilebilir bulunmaz. Psikolojik deneyler toplumun riski sonuçlarına göre
dört temel faktörle sınıflandırdığını göstermiştir:
Riskin anlaşılabilirliği: Örneğin, kalp
rahatsızlığından hayatını kaybetmek, henüz bilinmeyen bir virüsten dolayı
hayatını kaybetmeye oranla daha “kabul edilebilir” bulunur.
Riskin Kontrol edilebilirliği: İnsan,
kendi kontrol edebildiği riske daha fazla güven duyar. Otomobili kendisi
kullanırken, uçağa oranla daha büyük bir risk aldığını bildiği halde, daha
güvende hissetmesi buna örnektir.
Riskin felaket boyutunda sonuçlar
doğurabilme potansiyeli: İnsanlar, petrol taşıyan bir tankerin karaya
oturmasından, bir yük gemisine oranla daha fazla endişe duyarlar.
Riskin ürkütücü olma boyutu: Radyoaktif
kirlenmeden, boğulma yanma gibi olaylar, diğer doğal yollarla zarar görmeye
oranla daha “korkutucu” bulunur.
Riskin sosyal boyutu da bu. İnsan
faaliyetlerinin olduğu her yerde riskin de olduğunu kabul etmek kaderci bir
yaklaşım değil, sadece bir gerçeğin kabul edilmesidir. Bu nedenle, Türk
Boğazları bölgesinde de güvenliği hedeflerken, her zaman belli ölçüde bir
riskin de var olacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu risk nasıl
yönetilebilir? Burada şu ilkelere uymak gerekmektedir:
-
Tehlikelerin belirlenmesi. (Nelerin yolunda
gitmeme olasılığı var?)
-
Tehlikenin değerlendirilmesi. (Tehlikenin
gerçekleşme olasılığı nedir ve sonuçları neler olabilir?)
-
Nasıl mücadele edileceğine karar verilmesi.
(Tehlikenin ortadan kaldırılması için en iyi yöntem nedir?
-
Mücadele yönteminin uygulanması ve
gözlenmesi. (Kararı uygula ve etkinliğini kontrol et)
Bu yöntemi Türk Boğazları’na uygularsak,
birinci maddede günde 15 i tehlikeli yük taşıyan olmak üzere 150 geminin
geçiş yaptığı Boğazlarımızın büyük bir tehlike altında olduğunu görürüz.
Genişliği 700 metreye kadar düşen ve 80 derecelik dönüşlerin olduğu, 6-7
Knots hıza çıkabilen bir yüzey akıntısının bulunduğu İstanbul Boğazı’nda bu
tehlikenin gerçekleşme olasılığının yani riskin yoğun yerleşim de göz önüne
alındığında tolere edilemeyecek ölçüde yüksek olduğu açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla 3. ve 4. Maddelerin uygulanması büyük önem kazanmaktadır, yani
tehlikenin ortadan kaldırılması için en iyi yöntemin belirlenmesi ve bunun
etkin bir biçimde uygulanması gerekmektedir.
Burada “deniz kazalarının nedenlerine de
kısaca değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Kazaları azaltmanın en iyi
yolu onları oluşturan unsurları ortadan kaldırmaktır. Deniz kazalarında
yapılan araştırmalar %80-85 oranında insan unsurunun bu kazalarda rol
oynadığını ortaya koymaktadır. Deniz kazalarının nedenlerine kısaca bakacak
olursak;
Doğa Koşulları: Rüzgar, yağmur ve
yüksek dalgalar, sıcaklık, hava basıncı, gel-git, akıntılar ve tsunami
Geminin rotasından kaynaklanan koşullar:
Dar kanallar, su derinliği gibi coğrafi koşullar ile trafik yoğunluğu,
deniz fenerleri gibi yerel koşullar.
Gemi koşulları: Geminin tekne yapısı,
makinelerin durumu, yükün istif durumu ve yakıt gibi koşullar.
Kullanıcının durumu: Gemi kaptanı veya
seyrinden sorumlu olan personelin bilgi ve manevra hünerleri ile ruhsal ve
fiziksel durumları.
Bu kaza nedenlerinin hepsi, Türk Boğazları’nda
da geçerlidir. Ancak, Türk Boğazları’nda öne çıkan en büyük kaza nedeni,
kılavuz kaptan almayan gemilerin durumudur. İstatistik çalışmaları Türk
Boğazlarında kazların %85 oranında kılavuz kaptan almayan gemiler tarafından
yapıldığını göstermektedir. Yaklaşık bir hafta önce benim tanık olduğum bir
olay var; Yunan Bayraklı Anna LK adlı 193 metre boyundaki dev dökme yük
gemisi, Karadeniz’den kılavuz kaptan almadan giriş yaptı, Boğaz’da
ilerlemeye başladı. Bütün Trafik Kontrol İstasyonları ve o esnada Boğaz’da
diğer gemilerle ilerlemekte olan kılavuz kaptanlar, ki bunlardan birisi de
bendim, bu geminin hatalı seyir yaptığını ve çok muhtemel olarak bir kaza
yapacağının farkındaydık. Sürekli uyarılarda bulunduk, diğer gemileri
uyardık. Bunun sonucunda geminin bir başka gemiyle çatışması önlendi ama, bu
sefer de Boğaz’ın en dar yeri olan Kandilli-Rumelihisarı arasından geçtikten
sonra Bebek Koyu’na girdi ve buradaki teknelere bindirdi. Gemi kaza yaptığı
için uğraksız geçişi bozuldu ve ahırkapı Demiryeri’ne demirletildi.
Şimdi bu geminin donatanı veya kaptanı,
kılavuz kaptan almama kararını kim verdiyse, 500 dolarlık kılavuz kaptanlık
ücretinden yaptığı tasarrufu, belki 50.000 dolar kayıpla bile
karşılayamayacak. Sadece bu olay bile bize göstermektedir ki, deniz
güvenliğinin sağlanması için alınacak önlemlerin ticari avantajlara kurban
edilmesi, ticari olarak da doğru bir karar değildir. Dolayısıyla hiçbir
zaman tercih edilmemelidir.
Geçiğimiz yıl, İngiltere Kaza Araştırmaları
Dairesi tarafından yapılan araştırma, deniz kazalarında genel olarak sayıca
bir azalma eğilimi var olduğu halde, olan kazalarda insan hatası payının
yükselmekte olduğınu ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda ve Sea Empress ve
Erika kazalarından sonra giderek artan kamuoyu duyarlılığının da etkisiyle,
Avrupa Birliği ülkelerinde “standart altı deniz taşımacılığı”na karşı ki
buna standart altı gemiler ve standart altı mürettebat da girmektedir, bir
mücadele başlamıştır. Bir anlamda Avrupa, “nerede yanlış yaptık” sorusunun
cevabını aramaktadır ve yanıt da bulunmuştur: standart altı gemiler ve ucuz
olduğu için kolay bayrak altında tercih edilerek kullanılan standart altı
personel. Bu alanda önlem olarak atılan somut adımlar vardır: örneğin AB
Komisyonu 21 Mart 2000 Tarihinde aldığı kararlarla Avrupa Birliği üyesi
ülkelerin hükümetlerine, Avrupa Parlâmentosuna ve Avrupa Birliği endüstri
kuruluşlarına kazaların ve deniz kirliliğinin önlenmesine yönelik olarak
daha ileri düzeyde önlemler almaları çağrısında bulunmuştur. Avrupa Birliği
ülkeleri deniz kazalarının yarattığı büyük tehlike karşısında, güvenliği
gittikçe tehdit etmeye başlayan “maliyet avantajları” karşısında, açık ve
net bir şekilde “güvenlik” ten yana tavır koymuşlardır ve kararlı bir tutum
içerisindedirler. Yine bu çerçevede olmak üzere, İngiltere denizcilik Bakanı
Keith Hill, bundan bir yıl kadar önce benim de katıldığım Uluslararası
Denizcilik Örgütü asamblesinde yaptığı konuşmada açık açık “düşük standartta
taşımacılığa artık Avrupa’da izin vermeyeceğiz” demiştir. Düşük standartta
taşımacılık derken sadece gemileri kastetmediğini, bunun içerisine insan
unsuru, makine, gemi teknesi ve işletmeciliğin de girdiğini belirtmiştir.
Konunun Türkiye’yi ve Türk Boğazları’nı
ilgilendiren yönüne bakarsak, AB ülkelerinden dışlanan düşük standarttaki
taşımacılık AB dışındaki ülkelere kayacaktır; bu nedenle Türkiye de dahil
olmak üzere AB ve ABD dışındaki ülkeler grubu kendi önlemlerini almazlarsa
ve Liman Devleti Kontrollerini AB standartlarına getirmezlerse düşük
standarttaki taşımacılık bu ülkelerin limanları arasında devam edecektir. Bu
da kaza riskinin AB sularında düşerken diğer ülkelerin karasularında artması
anlamına gelecektir.
Kısaca söylemek gerekirse, eğer gerekli
önlemleri almazsak, giderek Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinden dışlanan
düşük standartta taşımacılık, bizim sularımızda ve boğazlarımızda artış
kaydedebilecektir.
Güvenlik yönetimi ile ilgili bir konuşmada bu
konulara girmek aslında ilgisiz gibi gözükse de, “risklerin en aza
indirilmesi” konusu içerisine gemilerin mürettebat da dahil olmak üzere
standartlarının yükseltilmesinin den gireceği sanırım takdir edilecektir.
Burada kısaca Türk Boğazları’nda güvenlik
yönetimi için neler yapıldı, nelerin yapılması planlanıyor bu konulara
kısaca değinerek sözlerimi tamamlamak istiyorum.
-
1982 Yılında “talvek hattı” denilen iskele
seyri uygulamasından vazgeçilerek İstanbul Boğazı’nda sancak seyrine
geçildi.
-
1994 Yılında Türk Boğazları Deniz Trafik
Düzeni Tüzüğü uygulanmaya başlandı; tüzükle beraber IMO tarafından da
benimsenen “trafik ayırım şeması” ve yine IMO onaylı Boğazların büyük gemi
geçişlerinde kapatılmasını da destekleyen “kurallar ve tavsiyeler”
yürürlüğe girdi.
Bunlar, Türk Boğazlarında trafiğin
yönetilmesine yönelik ilk ve önemli adımlardır. Gerçi IMO tarafından
benimsenen bu “kurallar ve tavsiyeler” i içeren 827 (19) numaralı karar’a
Rusya, Yunanistan ve Bulgaristan başta olmak üzere çok şiddetli itirazlar
diğer ülkelerden gelmiştir; hatta bu “kural ve tavsiyeler” in gemi
geçişlerinde kapatmaya izin vermeyecek şekilde değiştirilmesine de
çalışılmıştır; ancak; teknik olarak tezini çok iyi ortaya koyan Türkiye,
benim de katıldığım görüşmelerden zaferle çıkmış ve “Türkiye’nin aldığı
seyir güvenliği önlemlerinin haklılığı” sonucuyla tartışmalar 1999 Yılı
Mayıs Ayında noktalanmıştır.
Bugün, Türk Boğazlarında trafik yönetiminin
son aşaması olarak “Gemi Trafik Yönetimi Bilgi Sistemi” inşa aşamasındadır,
bu sistemin 2001 yılı sonlarında bütün fonksiyonlarıyla devreye girmesi
planlanmıştır. Bu sistem, Boğazlarımızda gemi trafiğinin daha iyi
izlenmesini, kanıt kabul edilebilecek kayıt olanaklarının kullanılmasını,
gemilere daha hızlı ve daha kapsamlı bilgi verilmesini sağlayacaktır. Ancak,
burada bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Biz bu sistemi iyi kurmak
zorunda olduğumuz kadar, iyi de işletmek durumundayız. Bu nedenle, bu
sistemin işletilmesinde boğazları iyi bilen deneyimli kılavuz kaptanların bu
bilgi ve deneyimlerinden gemilere tavsiye verilmesi aşamasında ve sistemin
yönetilmesinde mutlaka yararlanılması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca Türk
Boğazlarında hizmet veren her kuruluşu aynı çatı altında toplamanın iyi bir
hizmet verilmesi anlamına gelmeyeceği, tam aksine hantal ve işlemez bir yapı
oluşturacağını; önemli olanın var olan farklı işlevdeki kurumlar arasında
etkili bir eşgüdümün kurulması olduğunu vurgulamak istiyorum. Bunun için de
her kuruluşun görev ve sorumluluklarını belirleyen bir sistemin, bir
kurallar bütününün oluşturulması gerektiğini düşünüyorum.
Bu konularda eminim benden sonra söz alacak
olan çok değerli uzman arkadaşlarım ve meslektaşlarım açıklamalar
yapacaklardır. Ayrıca bizim Derneğimizin, Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği’nin
internet ortamında yayında olan sitesinde değindiğim konularla ilgili geniş
yazı ve haberler yer almaktadır. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
*11.Kasım.2000 Tarihinde Türk Deniz
Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) tarafından Ataköy Marina'da yapılan "Marmara
Denizi 2000 Sempozyumu" nda sunulmuştur.
|
|
|
[documents/YORUM/C_Istikbal_Deniz_Ulasimi_Guvenlik_Yonetimi_Turk_Bogazlari_SONUC.htm] |
|
|
Yazarın diğer yazıları:
Yazıların her hakkı yazara aittir. Kaynak
gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir.©
Cahit İstikbal
|