|
Seyir Defteri
27 Şubat 2004 |
|
Hera
Neden Battı? |

|
|
Cahit İstikbal
|
Dünya Gazetesi’nin her
Perşembe çıkardığı “Perşembe Rotası” adlı denizcilik ekini ilgiyle takip
ediyoruz ve denizcilik sektörümüzün gelişmesi açısından önemli bir işlevi
yerine getirdiğini düşünüyoruz. Dileriz sektörümüz daha da gelişir ve
“Denizcilik Rotası” günlük sektör gazetesi olarak da çıkmaya başlar.
Bahsettiğimiz “Perşembe
Rotası”nda düzenli olarak köşe yazıları yazan değerli dostumuz ve
hemşehrimiz Halim Mete; 26 Şubat günkü yazısında “Hera” olayına değinirken;
denizde çıkacak fırtınalar öncesi ne gibi tedbirler alınacağını
yetkililerden öğrenmek istediğini belirtmiş. Sayın Mete ayrıca “bütün yükün
tek bir kurumun omuzuna bırakılmamasını, sektörün sivil kesimlerinin
fikirlerinden de yararlanılmasını” istemiş.
“Sektörün sivil kesimleri”
diyerek kastettiği de sanırım sivil toplum örgütleri.
Sayın Mete DTO’nun olduğu gibi
TOBB’nin de Başkan Yardımcısıdır; bu çok önemli iki sivil örgütte etkin
görevleri vardır. Dolayısıyla kendisinin söylediklerini hem bir hemşehrisi
olarak, hem de bir başka sivil toplum örgütünün yöneticisi olarak uyarı
kabul ederek; aslında yakından da takip ettiğim Hera konusunu yazmaya karar
verdim.
Hera; 140 Metre boyunda¸ 7871
Gross Tonajlı, 8,40 m. su çekimi olan bir kuru yük gemisi. 1974 yılında
Shikoku tersanesinde inşa edildiğinde “Hae Woo No 5” olan adı; sırasıyla
Croton, Wolf ve en son da Hera olarak değişmiş. Wolf adıyla G. Kıbrıs
bandırası taşırken; 2001 Yılı sonunda gemi St Vincent orijinli “Maestro
Gemicilik” adlı firmaya satılmış. Bu tarih G. Kıbrıs’ın eskimiş filosundan
kurtularak hedef bayrak olmaktan çıkmaya karar verdiği ve bunu uygulamaya
koyduğu döneme rastlaması bakımından ayrıca ilginç.
Geminin Paris MOU Kayıtlarında
Wolf adıyla 2, Hera adıyla 1 tutulma kaydı bulunuyor. Gemi 2000 yılında
Volos (Yunanistan) ve Novorossiysk (Rusya) limanlarında 1’er kez, 2001
Yılında ise Tuapse limanında 1 kez tutulmuş. Tutulma nedenleri arasında her
üç olayda da ortak olan bir tanesi ilginç: “Can kurtarma donanımlarında
eksiklik”
Gemi; yüklediği 11751 Ton
Kömürü Ukrayna’nın Yuzhny Limanından Diliskelesi’ne getirmek için yola
çıktığında; meteoroloji Karadeniz’de fırtına ihbarı veriyor. Ve yoğun kar yağışı
ile birlikte Karadeniz’de yıldız-poyraz fırtınası patlıyor. 12 Şubat günü
yoğun kar yağışı nedeniyle İstanbul Boğazında görüş yarım mil’in altına
düşüyor. Boğazda ayrıca kuvvetli akıntı var. 1994 Yılında yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni
Tüzüğü; böyle durumlarda Boğaz’ın her iki yönde trafiğe kapatılmasını
emrediyor. Tüzüğün getirdiği bu kuralın istisnası yok. Yani Tüzük;
Karadeniz'de hava kuvvetliyse Tüzük kuralı gözardı edilir demiyor. Dolayısıyla Boğaz
saat 1400 de her iki yönde geçişe kapatılıyor. Ancak şiddetli fırtına
Karadeniz’de Boğaz girişine yakın küçük gemileri güç durumda bırakıyor;
bunun üzerine ilgililer; Karadeniz’de sıkıntıya düşen 80-110 metre arasında
45 adet gemiyi; Boğaz’dan geçirmeye karar veriyorlar ve 12 Şubat günü Saat
2000’de boğaz küçük gemilerin geçişi için trafiğe açılıyor. Bu esnada son
derece olumsuz meteorolojik koşullar devam ediyor; kılavuz kaptanlar bu
koşullarda küçük motorlarıyla denize açılarak giriş yapmakta olan gemilere
çıkıyorlar ve bütün gece hizmet vererek bu gemileri emniyetli bir şekilde
Kumkapı Demiryeri’ne almaya devam ediyorlar. Bu esnada Hera ortalıkta yok;
muhtemelen Karadeniz’in ağır dalgalarıyla boğuşarak Boğaz ağzına doğru
ilerlemeye çalışıyor.
Hera'dan ilk VHF telsiz
mesajı 13 Şubat 2004 Sabahı saat 0800’de alınıyor. Bu mesajda gemi Boğaz
ağzına 20 mil mesafede olduğunu bildiriyor. Gemiye Boğaz’dan içeriye
gemilerin sırayla alınmakta olduğu bildiriliyor ve kendi sırasını beklemesi
isteniyor. Hera; büyüklüğü itibariyle Boğaz’dan içeriye alınacak öncelikli
gemiler arasında değil; çünkü önünde daha küçük gemiler var ve Hera’nın bu
fırtınaya karşı dayanıklı olmasının beklenmesi normal. Hera’dan da İstanbul
GTHM Merkezi’ne zor durumda olduğunu belirten herhangi bir mesaj bu aşamada
gelmiyor. Daha sonra geminin doğrudan Boğaz ağzına ilerlemekte olduğu GTHM
operatörlerince belirleniyor ve gemiden ilerlemek için sırasını beklemesi
istendiğinde; “Geri dönemiyorum” cevabı alınıyor. Saat 1223’deki bu
konuşmada gemi durumuyla ilgili ilk tehlike sinyalini veriyor; çünkü Kaptan
Milen Balchev; 1223 te GTH Merkezine “Baş taraftan su alıyorum” diyor.
Kurtarma yardım talep etmiyor. Sadece römorkör talebi oluyor. Kıyı Emniyeti
ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı römorkör ve SAR (Search and
Rescue-Arama Kurtarma) ekipleri hemen bölgeye intikal etmek üzere yola
çıkıyorlar. Ancak ne var ki; olayı yakından takip etmekte olan Bulgar Gemisi
Vezhen’in Kaptanı Yavor Milanov; talihsiz “Hera” nın alabora olarak
battığını rapor ediyor. Bu esnada saatler 1232’yi gösteriyor.
Hera; hepsi 1980 ve sonrası
doğumlu olan; 17’si Bulgar 2’si Ukraynalı 19 mürettebatı ile birlikte
Karadeniz’in soğuk sularına gömülüyor. Karadeniz 19 genç denizciye mezar
oluyor. Geminin battığı yer; Eşek Adası’nın beş mil kuzeyi. Mevkisi enlem ve
boylam olarak: 41 19.4 Kuzey; 029 13 27 Doğu. Burada Hera 73,5 Metre
derinlikte, sancağına yatık vaziyette duruyor.
Kazadan bir hafta sonra;
kazanın canlı tanığı olan Bulgar gemisi Vezhen’in kaptanı Yavor Milanov;
Varna’da bir basın toplantısı yaptı. Milanov toplantıda fırtınanın çok
şiddetli olduğunu, dalga yüksekliğinin 6 metreye ulaştığını söyleyerek
Hera’ya yardım için yaklaştıklarını; geminin çok ağır denizlerden dolayı
büyük yalpalara düşmesi yüzünden yardım edemediklerini; battıktan sonra ise su üzerinde iki can yeleği, halat
parçaları ve yüzen bazı parçalar dışında hiçbir şeye rastlayamadıklarını
belirtti. Milanov ayrıca “VTS erkezini arayarak olayı haber verdiklerini;
VTS Merkezinin hemen kurtarma botları ve helikopter gönderildiğini
söylediğini; kendisinin daha sonra Boğaz girişine doğru ilerlerken dışarı
çıkan kurtarma römorkörü ve botları gördüğünü, ancak helikopter görmediğini”
söyledi.
Kazadan sonra Bulgar basınında
çıkan haberlerde; geminin batmasına neden olarak su alması ve bunun nedeni
olarak da 30 yaşındaki tersaneye girerek önemli tamirler görmesi gereken
geminin bu tamirlerinin geminin armatörü St. Vincent’de kayıtlı Maestro
Gemicilik tarafından sürekli ertelenerek yaptırılmaması gösterildi (Bakınız:
http://www.novinite.com/view_news.php?id=31061)
Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma
İşletmeleri Genel Müdürlüğü; kazadan sonra; Bulgar makamlarının da
takdirlerini kazanacak bir arama-kurtarma çalışması yürüttü. Genel Müdür
Barış Tozar; son derece zor hava koşullarında SAR Çalışmalarına bizzat
katıldı. Ancak; gemiyle beraber sulara gömülen 19 müreetebatın izine
maalesef rastlanamadı.
Hera’nın batmasından sonra;
Bulgar basınında yaşanan tartışmalarda daha çok geminin teknik olarak iyi
durumda olmadığı ve tamirinin defalarca ertelenmiş olduğu işlenirken; Türk
Basınında “Geminin Boğazlara alınmadığı için zor durumda kaldığı” şeklinde
iddialar ortaya atıldı. İlginç olan ise; kazada 17 Vatandaşını kaybetmiş
olan Bulgar basınında "Boğaz'a alınmadı türünden iddialara rastlanmazken; bizim basınımızda bu
iddiaların yer almasıydı. Sayın Halim Mete’nin yazısına da konu olan iddia;
aslında ciddiyetle tartışılması gereken bir soruyu gündeme getirdi:
Karadeniz’de zor durumda kalan gemiler için İstanbul Boğazı sığınma yeri
(Place of Refuge) olsun mı, olmasın mı?
Bu soru hemen “evet” ya da
“hayır” diye yanıtlanamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü konu sadece
Türkiye’de değil; dünya kamuoyunda da tartışılmış ve tartışılmaya devam
etmektedir.Bu noktada konunun gelişimine değinmek yararlı olabilir.
Aralık 2000 tarihinde
Köstence’den Lagos/Nijerya’ya gitmek üzere 29500 ton motorin yüküyle yola
çıkan Güney Kıbrıs bayraklı “Castor” adlı tankerin Cebelitarık Boğazı’na
doğru ilerlemekteyken güvertesinde 20 metre genişliğinde bir çatlak meydana
geldi. İkiye bölünmesinden endişe eden geminin limana girme talebi İspanya,
Fas, Cezayir ve Yunanistan makamlarınca reddedildi. Geminin talebi; yükün
başka bir gemiye limbo edilebilmesi için korunaklı bir sahile girmesine izin
verilmesiydi. İspanyollar geminin 26 Mürettebatını kurtardılar ancak gemiyi
sahillerine sokmadılar. Açık denizde römorkör eşliğinde kaderi ile başbaşa
bırakılan gemi; sonunda Tunus açıklarında nisbeten korunaklı bir bölgede
yükünü limbo (başka bir gemiye transfer) edebildi.
Yine benzer bir başka olayda 13 Kasım 2002 Günü Prestige
Tankeri Finisterre Burnu açıklarında zor durumda kalıp “Mayday” çağrısı
yaptığında; İspanyol makamları geminin sahile yakın korunaklı bir yere
çekilmesini reddettiler ve gemiyi daha açık denize götürmesi için Kaptan
Mangouras’a emir verdiler. Bunun sonucunda Prestige tankeri ikiye bölünerek
battı; İspanya sahillerinde büyük bir çevre felaketi yaşandı; Geminin
kaptanı Apostolos Mangouras tutuklandı; halen serbest bırakılmış değil.
Bu konular sonuçta -doğal olarak-
Uluslar arası Denizcilik Örgütü (IMO) gündemine geldi. IMO Gündemine
alınan konu; “açık denizde zor durumda kalan gemilere ilgili kıyı devletince
sığınma yerleri tahsis edilmesinin teknik altyapısını ve ana hatlarını
oluşturmak” idi. İspanya; Mayıs 2001’de toplanan IMO Deniz Güvenliği
Komitesi 74. Oturumunda, bir kağıt sundu. Bu kağıtta; Sahil devletlerinin
sığınma talebinde bulunan geminin öncelikle mürettebatının kurtarılmasını
sağlamaları, ve kendi olanakları elverdiği ölçüde sahilden, nüfusun yoğun
olduğu bölgelerden ve turistik sahilerden uzakta, bu gemilerin ve yükünün
emniyete alınabileceği “sığınma bölgeleri” oluşturmaları öneriliyordu.
Türkiye ise daha önce toplantıları sırasında bu konuda görüş bildirirken,
“sığınma limanları oluşturulması” konusunun her ülkenin kendi egemenlik
hakkı sınırları içinde olduğunu bildirmiş ve bu konuda karar alınmasına
sıcak bakmamıştı.
Aynı toplantıda Uluslar arası
deniz Ticaret Odası (ICS) taarafından sunulan konuyla ilgili kağıtta ise;
Castor tankeri hadisesine değinilerek, anılan geminin bu zor durumda
kaldığında patlama ve deniz kirliliğinden korkulduğu için hiç bir ülke
tarafından sularına sokulmak istenmediği, bu nedenle de “sığınma limanları”
konusunun yeniden güncellik kazandığı belirtiliyordu. Kağıtta; her ne kadar
Castor olayı gemi mürettebatının kurtarılması, yükün transfer edilmesi ve
gemide patlama ya da deniz kirlenmesiyle sonuçlanan olumsuz bir olay
olmaması ile “mutlu son” la bitmiş olsa da, durumun çok daha farklı da
gelişebileceği ve vahim sonuçlara neden olabileceği vurgulanıyordu. ICS
kağıdında ayrıca zor durumdaki gemilerin özellikle elverişsiz deniz
koşullarıyla boğuşurken hem gerekli tamirleri yapabilmeleri, hem de gerekli
yük transferlerini yapabilmeleri için öncelikli olarak fırtınadan
etkilenmeyen sakin bir deniz alanına ihtiyaçları olduğunun kabul edilmesi
gerektiğine değinilerek “Castor tankeri hava koşullarından etkilenmeyen bir
bölgeye girmek için izin alabilseydi, geminin yükünün hafifletilmesi
çalışmalarına haftalar önceden başlanılabilecekti.” Denilmekteydi. Yine ICS
Kağıdında konuya “bölgesel yaklaşım”
öneriliyor ve bir bölgede kıyısı bulunan her sahil devletinin bir
“korunaklı deniz alanı” oluşturmasına gerek olmadığı, bunun yerine bölge
ülkelerinin işbirliği yaparak, “Doğu Akdeniz” , “Batı Akdeniz” “Kuzey
Amerika’nın Doğu Sahilleri” “Güney Çin Denizi” gibi bölgesel bazda bu
alanları oluşturmalarının uygun ve yeterli olabileceği belirtiliyordu.
Kağıtta ayrıca verilen bir istatistiksel bilgide geçtiğimiz 10 yılda dünyada
kaydedilen 18 olayda gemilerin limanlara veya koylara girmelerine izin
verilmemesi sonucu insan kayıpları, gemi ve yük kayıplarının meydana geldiği
vurgulanıyor ve bu konunun artık objektif bir yaklaşımla ele alınması
gerektiğine işaret ediliyordu.
Sonuçta IMO, “Ports of Refuge”
yerine “Places of Refuge” terimini benimsedi ve bununla ilgili Anahatların;
Gemi için ayrı, kıyı devleti için ayrı düzenlenmesine karar verilerek bu
anahatların taslakları hazırlandı. Ancak konunun özünde; geminin oluşturduğu
riskle ilgili değerlendirmenin ilgili kıyı devletince yapılması ve bunun
sonucunda geminin sığınma yerine alınıp alınmamasına ilgili kıyı devletinin
karar vermesi ilke olarak benimsendi. Hazırlanan "Zor Durumdaki Gemilere
Sığınma Yerleri İçin Ana Hatlar" başlıklı Karar Taslağı (Draft Assembly
Resolution); Kasım 2003'de toplanan 23. IMO Genel Kurulunda 949 Karar
sayısıyla kabul edildi. Bu Genel Kurul'a Türkiye Delegasyonu üyesi olarak
ben de katılmıştım.
A.949 (23) Sayılı IMO Kararı; denizde can
kurtarma söz konusu olduğunda devre dışı kalan bir karar. Bu karar ancak;
can kurtarma operasyonu gerektirmeyen durumdaki gemilere uygulanabiliyor.
Can kurtarma gerektiren olaylarda "SAR Konvansiyonu" devreye giriyor.
Hera olayının bütün bunlarla
ilgisi ne? Diyebilirsiniz. İlgisi; Hera’nın küçük bir koster olmayıp;
neredeyse orta boy bir gemi olması ve bu geminin zor durumda kaldığında
Boğaz neden “sığınma yeri” olarak kullanılmadı şeklinde yükselen sesler
elbette. Karadeniz’de zor durumda kalıp Boğaz’a girerek kendisini kurtarmak
isteyen ve Boğaz’ın can, mal ve çevre güvenliği için çok büyük risk
oluşturmayan küçük gemilerin kabul edilmesi konusuna insancıl amaçlarla
hayır demek elbette ki olanaksız. Ancak; daha önceden uyarılarını yaptığımız
gibi; standart altı gemilerin giderek yoğunlaştığı bölgemizde; eğer liman
devleti kontrolleri sıkılaştırılmaz ve gemilerin taşıdığı sertifikaların
geçerliliği bizzat gemi üzerinde sınanmazsa; Karadeniz’de zor durumda kalan
gemiler arasına tankerlerin de girmesi kaçınılmazdır. 1999 Yılı aralık
ayında yaşadığımız Volganeft 248 faciasını unutmayalım. Volganeft 248
fırtınada ikiye bölünüp 1000 ton fuel oil Florya sahillerine vurduğunda
Karadeniz’de değil; Marmara’da seyretmekteydi.
Bu uzun girişten sonra az önce sorduğumuz
soruya tekrar geri dönelim: İstanbul Boğazı; Karadeniz'de zor durumda kalan
gemilerin sığınma yeri olabilir mi?
Çevresinde yaşayan yoğun nüfusu, tarihsel ve
kentsel dokuyu, Boğazın seyri zorlaştıran karakteristiklerini göz önüne aldığımızda; buranın
hiç bir şekilde IMO tarafından belirlenen "sığınma yeri" kriterlerine
uymayacağı ortaya çıkar. Dolayısıyla İstanbul Boğazı Karadeniz'de zor
durumda kalan gemiler için sığınma yeri olamaz.
Karadeniz’de tekrar Hera
benzeri olayların yaşanmaması amacıyla; İdare’ye “Tüzüğü ihlal pahasına bu
gemileri içeriye al” demek; kanımca sürdürülebilir bir çözüm değildir. Çünkü; Tüzük
uyarınca içeri alınmaması gerektiği halde alınan bir geminin; Boğaz
içerisinde sisten ya da akıntıdan dolayı karaya çıkarak can ve mal kaybına yol
açması, ya da çevre kirliliği oluşturması durumunda; suçlu arayan
parmakların bu kez yine aynı hedefe yöneleceği çok açık.
Hera olayının akla getirdiği
bir başka konu da; gemi kaptanlarının “tedbirli ve ehil bir kaptan” gibi
davranma konusunda giderek kaybolan inisiyatifleri. Bu konuda bir anımı
nakletmek istiyorum; İstanbul’da küçük bir limandan hareket edecek olan küçük bir yolcu gemisine
geçtiğimiz Aralık ayında kılavuz kaptan olarak çıktım. Gemi Karadeniz’e
çıkacaktı. Kaptan’a “ Karadeniz’de fırtına var; küçük gemisiniz, limanda
kalmanız ve çıkmamanız daha uygun olur” dedim. Kaptan zaten endişeliydi;
“bir dakika, bir telefon etmem gerek” dedi, ve telefondan sonra; bana
dönerek, “Maalesef,
gitmek zorundayım” dedi. Ben inanıyorum ki, o Kaptan, üzerinde ticari baskı
olmadan sadece mesleğinin gerektirdiği doğrultuda karar verebilse idi; o
havada Karadeniz’e çıkmayacaktı.Maalesef, geçtiğimiz on yıl içerisinde
gemi kaptanlarının giderek azalan mesleki inisiyatifi bugün deniz
güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir.
Benim Hera’nın benzeri olayların tekrar yaşanmaması adına
nelerin yapılması gerektiği konusunda
önerilerim şunlar:
-
Karadeniz Liman Devleti
Kontrolü’nün etkinliği arttırılarak hurda gemilerin Karadeniz bölgesinde
dolaşmasına artık bir son verilmelidir. Hera adlı gemi üç kez can kurtarma
donanımlarındaki eksiklik nedeniyle tutulmuş ve sonra tutulmadığı hatlara
yönelmiş; Ukrayna-Türkiye arasında çalışmış. Peki bu gemi Türkiye’de hiç PSC
denetimine tabi tutulmuş mu? Belki sıkı bir denetime tabi tutulsaydı; Bulgar
Basınının iddia ettiği “masraf gerekçesiyle büyük tamiratın ertelenmesi”
olmayacak; geminin bakımı yapılacak, bunca insan hayatını kaybetmeyecekti.
-
Yapılan PSC denetimlerinde gemi
zabitlerinin yeterlik belgelerini karşılar nitelikte olup olmadıkları
sınanmalıdır. Sadece gemi standart altı olmaz; mürettebat da standart
altı olabilir. Karadeniz'in uzak uçlarındaki komşularımızda para
karşılığı yeterlik belgesi satıldığı iddiaları unutulmasın.
-
Gemi donatanları, acenteler,
gemi, işletmecileri; geminin seyri ile ve seyir güvenliği ile ilgili
kararlarda gemi kaptanlarına hiçbir şekilde müdahale etmemelidirler. Sefer
planlamaları mutlaka mevsime göre yapılmalı; gecikmeler olabileceği hesaba
katılmalıdır. Gemi kaptanları; hava raporlarını çok iyi takip etmeli; zor
durumda kalabilecekleri havalarda denize çıkmamalıdırlar.
-
Geminin yüklemesi ve denge
hesapları geminin yaşına, yapacağı yolculuğa göre planlanarak; yaşlı ve
metal yorgunluğu yüksek olan gemiler aşırı yükle zorlanmamalıdır.
-
Doğanın gücü hafife alınmamalı;
geminin can kurtarma donanımları (filikalar, şişebilir can salları, can
yelekleri, soğuktan koruyucu dalma elbiseleri) mutlaka tam ve işler durumda
olmalı; gemilerde filika talimleri ve gemiyi terk talimleri zamanında
yapılmalıdır.
-
Marmara Bölgesindeki Liman Başkanları;
Karadeniz'de fırtına olduğu zamanlarda limanlarında bulunan gemileri
uyarmalı; uygun görmedikleri gemilerin hareketine izin vermemelidirler.
-
Karadeniz Devletleri ile işbirliğine
gidilerek; fırtınalı havalarda gemilerin Karadeniz'e çıkmamaları ve
İstanbul Boğazı girişinde birikmemeleri sağlanmalıdır.
Bu liste daha da
genişletilebilir. Ancak bu üzücü kazadan sonra tek başına “gemileri içeri
alın” ya da "almayın" demekten ziyade; gerçek sonuç verecek önlemlerin gündeme gelmesi- ve
Sayın Halim Mete’nin sözünü ettiği “sivil kuruluşlar” ca gündeme
getirilmesi- gerekir diye düşünüyorum. Çünkü gemiler Kefken açıklarında
olduğu kadar Sinop açıklarında da fırtınaya yakalanabilirler ve oralarda
neden içeriye almadınız diye suçlanabilecek bir Boğaz otoritesi de yok.
------------------------------------
(Konuyla ilgili olarak,
Halim METE, 11.03.2004 Tarihli Dünya Gazetesi Perşembe Rotası Ekinde "Sorduk
Neler Olmuş, Ne Tedbirler Alınmış" başlıklı bir yazı yazarak,
Yazarımızın görüşlerine de değinmiştir. Okumak için
tıklayınız.)
|
|
|
[documents/YORUM/CahitIstikbal_27_02_2004_Hera_Neden_Batti_Yorum.htm] |
Yazarın diğer yazıları:
Yazıların her hakkı yazara aittir. Kaynak
gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir.©
Cahit İstikbal
|