|
Seyir Defteri
04 Nisan 2004 |
|
Mitolojiden Günümüze
Türk Boğazları* |

|
|
Cahit İstikbal
|
1- Türk Boğazları denince nereyi anlarız?
Türk Boğazları
dediğimiz zaman, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi’nin gemi
seyri için kullanılan geçiş hattı ve Çanakkale Boğazı’ndan meydana
gelen bir sistemi anlamalıyız. Türk Boğazları, kısaca, iki Boğaz ve bir iç
denizden oluşmaktadır ve toplam 164 Deniz Mili (1 Deniz Mili= 1852 Metre)
uzunluğundadır. Bu tanımlama içerisinde önemli olan, Marmara Denizi’nin
tamamının, Türk Boğazları içerisinde sayılıp sayılmayacağıdır. Tamamıyla bir
iç deniz olan Marmara Denizi’ni Türk Boğazları silsilesine dahil etmek, Türk
Boğazları için geçerli olan –Montrö Dahil- geçiş rejimini, hukuksal açıdan,
Marmara Denizi’nin tamamında geçerli kılmak anlamına gelebilir. Bu da,
Marmara Denizi’nin tamamında Montrö rejimi kurallarının işlemesi anlamına
gelebilir. Oysa bu tarz bir yorum doğru değildir. Deniz trafiğinin geçiş
koridorunun tanımı açısından; Marmara Denizi’nin tamamı Türk Boğazları
sistemi içerisinde yer almaz. Marmara Denizi’nin geçiş için kullanılan ve
Trafik Ayırım Şeridi ile belirlenmiş bölümünün Türk Boğazları içerisinde yer
aldığı varsayılır ve gemiler, geçiş serbestisi açısından, Sözleşme
hükümlerinden ancak bu bölge için yararlanabilirler.

2- Türk Boğazları Neden Önemli?
Türk Boğazları neden önemli? Her şeyden önce,
Türk Boğazlarının haritadaki coğrafi konumuna haritada ilk bakıldığında
görülen şey, Karadeniz’in ve Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerin tek
denizyolu kapısı olduklarıdır. Bu önem, Sovyetler Birliği’nin dağılması,
Karadeniz’de yeni devletler ortaya çıkması; Bulgaristan’ın ve Romanya’nın
Avrupa Birliği’ne girme aşamasında olması; gelişen ekonomiler nedeniyle
ithalat ve ihracatın bölgede artması ve bunun deniz trafiğine yansımaları,
ve hepsinden en önemlisi belki de, Yeni Basra Körfezi diye de adlandırılan
“Hazar Denizi ve Orta Asya Petrolleri” nin dünya pazarlarına
ulaştırılmasının en ekonomik yolunun Türk Boğazları olması dolayısıyla,
günümüzde de giderek artmaktadır. Eylül 1992'de açılan Main nehrini Tuna
nehriyle birleştiren kanal açılmış, böylelikle Rotterdam ile Köstence
limanları arasında arasında bir Kuzey Denizi-Karadeniz-Akdeniz bağlantısı
kurulmuştur. Boğazlar’ın önemi yalnız Karadeniz’in dünyaya açılan kapı
olmasında değil, aynı zamanda Avrupa ile Asya kıtaları arasında en yakın
nokta olarak kıtasal geçişi de sağlamasındadır.
Bu önemi vurgulamak açısından tarihe de kısaca
bir göz atarsak-daha sonra daha ayrıntılı inceleyeceğiz- Persler’in güçlü
dönemlerinde M.Ö. 512 yılında 1. Darius’un ordusuyla Avrupa’ya geçerken
İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde gemilerden köprü kurdurarak ordusunu
Avrupa’ya geçirdiği; oğlu Kserkses 1’in yine Avrupa seferinde ordusunu
Çanakkale’den Avrupa’ya geçirdiğini görüyoruz.
Persleri n peşinden Anadolu’ya girerek İran ve
Hindistan’a kadar büyük bir sefer düzenleyen ve kendisini “Zeus’un Oğlu”
ilan ettirecek kadar büyük bir imparatorluk kuran; ancak bugün oyun
kağıtlarının sinek papazı olarak yaşamını sürdüren Makedonyalı İskender de,
MÖ 334 Yılı İlkbaharında; ordularını Çanakkale üzerinden Asya’ya
geçirmiştir.
Bunun gibi Osmanlılar da ilk Avrupa’ya
geçişlerini sallarla Çanakkale Boğazı’ndan yapmışlardır.

Dünya Savaşında Boğazları ele geçirmek ayrı
bir önem taşıyordu. Amaç Rusya’ya yardım etmekti ama; Ruslar, Boğazlar’ın
kendi müttefiklerinin dahi ellerine geçmesini istemiyorlardı. Bunların
ayrıntılarını daha sonra göreceğiz.
Türk Boğazları ile ilgili bazı ünlü tarihsel
şahsiyetlerin neler dediğini dikkatlerinize sunmak isterim:
Napoleon Bonaparte: “Eğer dünya tek bir devlet
olsaydı, başkenti mutlaka İstanbul olurdu”
Lamartine: “Orada Tanrı ve İnsan, Doğa ve
sanat, yeryüzünde insan gözünün görebileceği en harika manzarayı oluşturmak
için bir araya gelmişlerdir”
Petrus Gyllius (16. Yüzyıl Fransız yazar)
“İstanbul Boğazı, bütün diğer boğazlardan üstündür, çünkü iki denizi ve iki
dünyayı tek anahtarla açmaktadır”
demişlerdir.
1544 Yılında İstanbul’a gelerek 1548’de Sultan
Süleyman’ın İran seferine katılan, 1550’de İstanbul’a dönen Fransız Yazar
Petrus Gyllius (Orijinal adıyla Pierre Gilles) “İstanbul Boğazı” adlı o
devrin İstanbul Boğazı’nı anlatan kitabını kitapçılarda bulabilirsiniz.
(Eren Yayıncılık, Beyoğlu Tel: 0.212.251.28.58)
3- Boğazlar Nasıl Oluştu?
Günümüzden 200 milyon yıl önce, jeolojik
zamanlar dediğimiz evrede, birleşik durumda olan kıtalar yavaş yavaş
birbirlerinden ayrılmışlardır. Fay hatları üzerinden meydana gelen bu
değişim aslında bugün de devam etmektedir. Bu süreç içerisinde boğazlar 4.
Jeolojik zamanda fiziksel olarak oluşmuşlardır.
Milattan Önce 18000-12000 yılları arasında,
buzul devrinin sonlarına doğru, dünyanın büyük bölümünü kaplayan buzul
kütleleri erimeye başlamıştır.
MÖ 7000 civarlarında buzulların erimesiyle
Akdeniz’in su seviyesi 150 metre kadar yükselmiş ve Ege’den Marmara’ya su
dolmaya başlamıştır.
Türk Boğazları bölgesinde ilk yerleşime
bakarsak; günümüzden 300 bin yıl önce Yarımburgaz mağarasında ilk insan
izlerine rastlıyoruz.
Boğazlar ve Marmara Denizi, fiziksel
oluşumları açısından, 4. Jeolojik Zamanda fay çöküntüsü şeklinde
oluşmuşlardır. Ancak, suyla dolmaları ile ilgili iddialar değişik olup, bu
konuda tam olarak bilimsel bir sonuca ulaşılmış değildir. Marmara ve
Boğazların suyla dolmasını mitolojide bilinen ve çeşitli kutsal kitaplarda
da sözü edilen “Nuh Tufanı” ile ilişkilendirenler de vardır. Columbia
Üniversitesi jeologlarından William Ryan ile Walter Pitman, 1998 yılında
yazdıkları “Nuh Tufanı” adlı kitapta bu teoriyi ortaya koydular. 1999
yılında bir başka araştırmacı, Robert Ballard, bu teoriyi bizzat yerinde
kanıtlamak üzere yola koyuldu ve bazı bulgular elde etti. Sonuçlar 2001 yılı
Mayıs Ayında “National Geographic” dergisinde de yayınlandı. Bu teoriye
göre; buzul çağında Karadeniz, etrafı tarım arazileriyle çevrili bir tatlı
su gölüydü. Buzul çağının sonlarına doğru, günümüzden yaklaşık 120 yüzyıl
önce, yerküre ısınmaya başladı. Kuzey Yarıküre’yi kaplamış olan geniş buzul
kütleleri, erimeye, okyanuslar ve denizlerdeki su seviyesi yükselmeye
başladı. Günümüzden yaklaşık 70 yüzyıl önce, Akdeniz’in suları yükselerek,
Ege, Marmara ve İstanbul Boğazı’nı doldurdu. İstanbul Boğazı’nın Güneyindeki
engeli aşan sular, Niagara Şelalesi’nin 200 katı hızla o zaman bir vadi olan
Boğaz’dan geçerek hızla Karadeniz’e aktı. Hızla tuzlu suyla birleşen
Karadeniz; günde 15 santim yükseldi; toplam yükselmenin 150 metre olduğu
kabul edildiğine göre bu yükselmenin 1000 gün yani yaklaşık 3 yıl sürmüş
olması gerekir. Böylece sahillerdeki tarım arazileri tuzlu suyla kaplandı.
Ryan ve Pitman’a göre, bu su baskını kuşaklar boyunca anlatılarak bugüne
kadar gelen Nuh Tufanı efsanesi oldu.
4-
Türk Boğazları’nın Fiziksel Özellikleri
nelerdir?
Türk Boğazları sistemi içerisinde yer alan
İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı birbirine benzemekle
beraber değişik karakterler de gösterebilen fiziksel, meteorolojik ve
hidrolojik koşullara sahiptirler. Bu nedenle sistemin üç bileşenini ayrı
ayrı inceleyeceğiz.
1- İstanbul Boğazı:
İstanbul Boğazı, oluşumu açısından, jeolojik
bir fay çöküntüsüdür. Fay çöküntüsü ile oluşan vadinin zamanımızdan yaklaşık
8 bin yıl önce deniz sularında meydana gelen yükselme ile birlikte su ile
dolarak Karadeniz’le Marmara Denizlerini birleştirdiği tahmin edilmektedir.
Boğaz’ın Kuzeyden Güneye doğru derinliğinin giderek azalması, vaktiyle Güney
girişindeki yüksekliğin Marmara sularına karşı bir engel teşkil ettiği,
ancak deniz sularının yükselmesi sonucu bu topuğun aşıldığı tezini
güçlendirir. Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı da jeolojik fay çökmeleri
sonucunda oluşmuşlardır.
İstanbul Boğazı’nın uzunluğu 18 deniz mili mil
yani yaklaşık 33 Kilometre kadardır. Boğazın genişliği en dar yeri olan
Aşiyan-Kandilli arasında 700 metre, en geniş yeri olan Büyükdere’de ise
yaklaşık 3500 metredir. Boğazın en dar bölgesi sayılan 1. Köprü ile Kanlıca
arasında genişlik yaklaşık 1 kilometre civarındadır. Derinliğe gelince;
Boğaz’ın derinliği ortalama 60 metredir, en derin yer ise 110 metre ile
Kandilli önündedir. Boğaz’da derinlik güneyden kuzeye doğru gidildikçe
artmaktadır. Boğaz kıyıları deniz dibinden itibaren bir duvarı
andırırcasına yükselirler, bu nedenle derinlik sahile doğru azalmasına
rağmen çoğu yerde tam kıyıda bile 10 metrenin üzerinde derinlik vardır. Bu
nedenle, gemiler, bir arıza durumunda yönlerini dolayısıyla rotalarını
koruma olanağını kaybettiklerinde karaya oturmadan evlerin içerisine dahi
girebilmektedirler.
Boğaz’ın darlığından bahsettik, gemilerin
seyri için zorluk oluşturan bir diğer faktör de Boğaz’daki akıntılardır.
Boğaz’da iki ana akıntı vardır: birincisi yüzey akıntısıdır, ikincisi ise
yüzeyden 15 metre kadar aşağıda başlayan ve derinliğin izin verdiği ölçüde
45 metre derinliğe kadar etkili olabilen dip akıntısıdır. Yüzey akıntısı
genelde Karadeniz’den Marmara’ya doğru iken, dip akıntısı bunun tam tersine,
Marmara’dan Karadeniz’e doğrudur.
Boğaz’da yüzey akıntısından bahsederken, şu
soru akla gelebilir: hemen hemen sürekli denebilecek bir biçimde adeta bir
nehir gibi kuzey’den Güney’e akan bu akıntının nedeni nedir? Bu soruya cevap
ararken, Boğaz’ın kendisini vazgeçilmez yapan konumunu bir kez daha
hatırlamak gerekecektir. Boğaz, yalnızca gemi trafiğinin değil, Karadeniz’in
3 büyük nehirle beslenen sularının da tek çıkış kapısıdır. Karadeniz’e
dökülen bu üç büyük nehir, Tuna Nehri, Dinyeper Nehri ve Don Nehridir. Bu üç
nehir, Karadeniz’i sürekli olarak tatlı su ile beslemektedirler. O kadar ki,
eğer Boğazlardaki akıntı ve yüzey buharlaşması olmasa idi, akan bu nehirler
nedeniyle Karadeniz yılda 30 santimetre kadar yükselecekti. Yine de
Karadeniz, su seviyesi olarak Marmara’dan 40 santimetre daha yüksektir. İşte
Karadeniz’den Marmara’ya doğru olan yüzey akıntısının ana sebebi de bu
yükseklik farklılığıdır. Daha yüksek seviyede olan Karadeniz’in suları,
seviyesi daha alçak olan Marmara’ya doğru “akmaktadır”. Buna “boşalma
akıntısı” da denilebilir.Bu akıntı, Boğaz’ın orta kesimlerinde daha
fazladır, özellikle Kandilli noktasından Güney’e doğru gidildikçe artar.
Kuzeyden Güneye doğru olan bu yüzey akıntısının hızı, Karadeniz’in sularını
boğaz ağzına doğru dolduran kuzey rüzgarlarının etkili olduğu dönemlerde en
yüksek düzeye ulaşır. Boğaz suları bu dönemlerde adeta bir nehir gibi akar.
Hız, saatte 7 Knots’a kadar yükselebilir (Bilgi olarak: Denizde hız ölçüsü
birimi olarak kullanılan Knots terimi, saatte mil olarak hızı ifade eder. 1
Knots, saatte 1 mil hızı ifade eder. Böylece 1 Knots, yaklaşık olarak 1.85
Kilometre/saat hıza karşılık gelir). Boğazdaki akıntı hızını Kilometre/saat
cinsinden ifade edersek, Boğaz’ın suları, akıntının yüksek olduğu
zamanlarda, yaklaşık 13 Kilometre/saat hızla kuzey’den Güney’e doğru
akmaktadır. Normal zamanlarda ise bu akıntı 3-4 Knots civarında olmaktadır.
Öte yandan, Karadeniz’in tuzluluk oranı,
sürekli tatlı su ile beslenmesi ve tuzlu suyun da kısmen yüzey akıntısı ile
taşınması nedeniyle, düşüktür. Marmara Denizi, Karadeniz’den yaklaşık olarak
iki kat daha tuzludur. Bu aynı zamanda Karadeniz sularının özgül ağırlığının
Marmara sularından daha az olduğu anlamına gelmektedir. İki denizin suları
arasındaki tuzluluk durumundan dolayı olan bu yoğunluk farkı, az önce
bahsettiğimiz 15 metre derinlikten itibaren başlayan dip akıntısının da
nedenidir.
Ne var ki, iki deniz arasındaki tuzluluk
farkından oluşan bu dip akıntısının ne hızı, ne de debisi yüzey akıntısı
kadar büyük değildir. Yüzey akıntısı ile Güney’e taşınan suyun miktarı, dip
akıntısı ile kuzey’e taşınan suyun miktarından yaklaşık iki buçuk kat daha
fazladır. Rakam vermek gerekirse, yüzey akıntısı ile Marmara’ya taşınan
suyun aşağı yukarı yılda 300 Kilometreküp olduğu, buna karşılık dip akıntısı
ile Karadeniz’e taşınan suyun yaklaşık olarak yılda 125 Kilometreküp olduğu
tahmin edilmektedir. Hız bakımından da incelersek, dip akıntısı ancak 1-2
Knots Hıza kadar çıkabilmektedir.
Şimdiye kadar bahsettiğimiz, Boğaz’daki hakim
akıntı rejimi idi. Peki bu akıntı rejimi, hiç değişmez mi? Tabii ki değişir.
Aslında hakim akıntı rejimi, tam olarak olmasa da, hakim rüzgar rejimi ile
büyük paralellik gösterir. Öyle ki, Kuzey Rüzgarları bölgenin hakim
rüzgarlarıdır ve bu rüzgarlar kuvvetli iken, akıntı da en kuvvetli durumda
olmaktadır. Öte yandan, daha nadiren olsa da, Güney rüzgarları ve özellikle
Lodos, zaman zaman etkili olur ve hepimiz biliriz, İstanbul’da şehir hattı
gemilerinin bile seferlerinin iptal edilmesine neden olacak kadar kuvvetli
lodos rüzgarları eser. Bu rüzgarlar, Marmara’nın sularını kuzeye doğru yığar
ve su seviyesini İstanbul Boğazı’nın güney girişinde yarım metre kadar
yükseltebilirler. Bu durumda Boğaz’ın akıntı rejimi de değişir; yüzeyde
“orkoz” adı verilen ters akıntı oluşur. Bu akıntının da zaman zaman kuzey
akıntısı hızına ulaştığı olmaktadır. Yani 6-7 knots hıza kadar orkoz
akıntısı çıkabilmektedir. Bu Kuzey akıntısı, gemilerin seyri açısından Güney
akıntısından daha tehlikelidir. Örneğin, 1999 yılı şubat ayında 100 bin ton
ham petrol yüklü Spetses adlı dev tanker, Karadeniz’den Marmara yönüne doğru
geçerken, 90 derecelik bir dönüş yapması gereken Yeniköy noktasında bu
dönüşü şiddetli lodos nedeniyle yapamamış, dönemeyince karşı sahile
sürüklenmiş ve Çubuklu önlerinde zorlukla durabilmiştir. Çubuklu’daki
akaryakıt depolarının hemen önünde meydana gelen bu olayda, çok büyük bir
kazanın da eşiğinden dönülmüştür.
Bu arada, bir not olarak söyleyelim, akıntılar
gittikleri yöne göre, rüzgarlar ise geldikleri yöne göre adlandırılırlar.
Örneğin Kuzey Akıntısı ve Kuzey Rüzgarı, birbirine tamamen zıt iki yönü
ifade ederler.
Boğaz’daki yüzey ve dip akıntılarından
bahsettik. Burada akla şu soru geliyor: bu yüzey ve dip akıntıları hep kendi
bölgelerinde akıp giderler, birbirlerinden hiç etkilenmezler mi? Bu
etkilenmenin vardır ve yer yer girdaplar ve çalkantılar meydana
getirmektedirler. Girdap ve çalkantıların bir nedeni de koyların içine
girerek hızla ters yöne doğru ilerleyen akıntıların dönüp ana akıntı ile
karşılaşmalarıdır.
Rüzgarlar ile akıntı arasındaki ilişkiden
bahsettik, peki rüzgarlar İstanbul Boğazı’nda yılın kaç günü etkili olur?
Meteorolojik verilere göre yılda fırtınalı gün sayısı ortalama olarak
25’tir. En fırtınalı ay ise Aralık Ayıdır. Ocak ve Şubat ayları da fırtınalı
aylardandır.
İstanbul Boğazı’nda seyri zorlaştıran doğa
olaylarından birisi de sistir. 1994 yılında uygulanmaya başlanan ve 1998
yılında değişikliğe uğrayan (revize edilen) “Türk Boğazları Deniz Trafik
Düzeni Tüzüğü” uyarınca, Boğazda görüş uzaklığı bir mil’in altına düştüğünde
tek yönlü trafiğe izin verilmekte, yarım mil’in altına düştüğünde ise trafik
her iki yönden de kapatılmaktadır. Bunun nedeni, dar ve kıvrımlı bir suyolu
olan İstanbul Boğazında, futbol otoritelerinin moda deyimiyle “çıplak gözle”
görme koşulları olmadan, sırf elektronik verilerle bir başka deyişle radar
görüşü ile gemilerin seyir yapamayacağı gerçeğidir. İstanbul Boğazı’nda
sisli gün sayısı yılda ortalama 15 tir. Sisli gün sayısı en çok olan ay
ortalama 2.6 gün ile Nisan ayıdır, bu ayı 2.5 gün ile Mart ayı izlemektedir.
Sis olayı en çok kışın ve ilkbahar aylarında görülmektedir.
İstanbul Boğazı’nda deniz ulaşımını
zorlaştıran, gemilerin seyrini tehlikeli hale getiren doğal ve coğrafik
koşulları kısaca inceledik. Bir toparlama yaparsak, İstanbul Boğazı’nda
gemilerin seyrini güçleştiren doğal etkenler, şunlardır:
-
Akıntı.
-
Boğaz’ın dar ve kıvrımlı yapısı, yer yer
80 dereceye varan büyük dönüşler.
-
Sis, kar, yağmur ve tipi fırtınaları
nedeni ile görüş uzaklığının azalması.
Dönüşlerden bahsettik, İstanbul Boğazı’nda yer
yer 80 dereceye varan keskin dönüşler bulunmaktadır. 80 Derecelik dönüş de
Yeniköy noktasındaki dönüştür. Güney-Kuzey ekseni olarak Kuzey’e yaklaşık 22
derecelik bir açı yapan İstanbul Boğazı’nda 80 derecelik Yeniköy dönüşünden
başka 11 Dönüş daha bulunmaktadır. Bunlardan en dar yer olan Kandilli
önlerindeki dönüş, akıntının yüksek olduğu günlerde özellikle Kuzey’e doğru
geçiş yapan gemi kaptanlarının korkulu rüyasını oluşturmaktadır.
2- Marmara Denizi
Marmara Denizi, bir içdenizdir. En derin yeri,
Marmara Ereğlisi açığındaki orta çukurlukta 1258 Metredir. Marmara
Denizi’nin Güney kıyısı boyunca 100 metre genişliğinde geniş bir kıta
sahanlığı vardır, kuzeye doğru gidildikçe derinlik artar. Kuzeyde, Doğu-Batı
yönünde uzanan ve sırasıyla 1100 Metre, 1390 Metre ve 1240 Metre derinliği
olan üç derin depresyon bulunur. Bu anlamda Kuzey Anadolu Fayı çöküntüsü;
İzmit Körfezinden sonra Marmara Denizinde devam eder. Antik çağlardaki adı
“Propontis” tir.
Marmara Denizinin ortasından Türk Boğazları
sistemi içerisinde trafik ayırım şeritleri geçer. Marmara Denizi
içerisindeki trafik ayırım şeridi İstanbul tarafında Ahırkapı Fenerinden
Çanakkale tarafında Gelibolu Feneri’ne kadar uzanır. Bu şeridin uzunluğu
yaklaşık 115 Deniz Milidir (Yaklaşık 213 Kilometre). Marmara Denizi
içerisinde, her iki boğazdan geçen trafiğin kullandığı Tekirdağ Limanı,
Ambarlı Limanı, Bandırma Limanı, Gemlik Limanı gibi limanlarımız da
bulunmaktadır. Ancak ana gemi trafiği hareketi, trafik ayırım şeridi
içerisinde Ahırkapı-Gelibolu arasında her iki yönde görülmektedir.

Marmara
Denizinde Yüzey Akıntıları
Marmara denizi, su seviyesi olarak
Karadeniz’den 40 santimetre daha alçak olduğundan; nehir sularıyla sürekli
beslenen Karadeniz’in suları Marmara’ya ve Marmara’dan da Ege’ye boşalır.
Akıntı; Kuzeydoğu-Güneybatı genel doğrultusunda boğaz içerisinde yarım
dönüşler yaparak ilerler.
3- Çanakkale Boğazı:
Çanakkale Boğazı; İstanbul Boğazından daha az
girintili-çıkıntılıdır ve İstanbul Boğazından iki kat uzundur. Burada da en
derin yer, İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi aynı zamanda en dar yerdedir;
yani Kilitbahir ile Çanakkale arasındadır. Burada genişlik 1400 metre,
derinlik ise 109 metredir. Çanakkale Boğazı’nın uzunluğu ise 37 Deniz
Milidir. Dolayısıyla en derin yer İstanbul Boğazı ile hemen hemen aynı
derinliktedir. Çanakkale Boğazı’nda da Marmara tarafı ile Ege tarafı
arasında yaklaşık 40-50 cm bir düzey farkı bulunur. Bu farktan dolayı
Marmara’nın suları Ege’ye akar. Dip akıntı yoğunluk farkından oluşur ve
tersi yöndedir; ancak dip akıntısının hızı ve debisi yüzey akıntısının 3 te
biri oranındadır.
5- Türk Boğazları’nda Balıkçılık
İstanbul ve Çanakkale Boğazları; deniz
canlıları için de bir geçiş yoludur. Özellikle İstanbul Boğazı; sonbaharda
balıkların Karadeniz’in soğuk sularından Marmara’ya; ilkbaharda da
Marmara’dan Karadeniz’e göçüne sahne olur. Eski çağlardan beri İstanbul
Boğazı’nda balığı bolluğu çeşitli efsanelere konu olmuştur. Coğrafyacı
Strobon; Boğaz akıntısının palamutları Haliç’e girmeye zorladığını ve elle
bile palamut yakalamanın mümkün olduğunu yazar. 16. YY da İstanbul’a gelmiş
olan gezgin Petrus Gyllius da; “Balıklara taş atarak, hatta elle bile onları
yakalamak mümkün; hatta kadınlar pencerelerinden sepet sarkıtarak balık
tutuyorlar” demiştir. Bizans sikkelerinde palamut balığı ve ortalarında
yunus figürü görülür.
Osmanlı döneminde de Boğaz’da balıkçılık yoğun
olarak yapılıyordu. Özellikle de lüfer ve kefal en gözde olan balıklardı.
Balıkçılık aynı zamanda bugün olduğu gibi, o zamanlar da zevk için de
yapılan bir uğraştı. Zengin devlet adamları ve hatta Osmanlı Sultanları;
tebdil-i kıyafet ile lüfer avına çıkarlardı. Boğaz’ın lezzetli balığı
lüfer; yavru halinden itibaren boylarına göre farklı isimler alır: 10
santime kadar defne, 15 santime kadar çinakop, 20 santime kadar kaba çinakop,
25 santime kadar sarıkanat, 30 santime kadar lüfer, 30 santimden büyükse
kofana. Eylül ayının ikinci haftasından ocak sonuna kadar en lezzetli
zamanıdır. Her türlü yemeği yapılır, özellikle ızgarası çok lezzetlidir.
Yine Boğaz’a mahsus bir balık olan Palamut da,
boyuna göre palamut vonozu, kestane palamudu, palamut, zindandelen, torik,
sivri, altıparmak ve peçuta (+65 cm) adlarını alıyor. Eylül sonundan kasım
ayı ortasına kadar yenebilir. Ancak ağustosta Karadeniz'in çingene palamudu
da güzel oluyor. Izgarası tavsiye ediliyor. Palamut balığı; Ege ve
Akdeniz'de kışı geçirir; Nisan ayından itibaren Çanakkale boğazı, Marmara
denizi, İstanbul boğazı yolu ile yazı geçirmek ve beslenmek üzere
Karadeniz'e çıkmaya başlar. Boğazda daha derinlerden Karadeniz'e çıkarlar. Bu
dönemde yumurta döktüklerinden ve avcılığı yasak olduğundan çıkışları o
kadar ilgi çekmez. Temmuz sonu Ağustos başına doğru Karadeniz'de havaların
serinlemesi ile öncelikle palamutlar İstanbul Boğazına girmeye başlarlar.
Eskiden orkinos balıkları tarafından kovalanan palamut sürüleri Boğaz
içerisinde sıkıştırılır ve burada av verirlerdi; ancak günümüzde orkinos
balıkları azaldığından Marmara’ya geçişleri daha hızlı oluyor. Ege’ye
inmeyip Marmara’da kışlayan palamut sürüleri de olur.
Bugün o günler kelimenin tam anlamıyla “tarih”
olmuş olsa da; Boğaz hala balığıyla ünlüdür. Günümüzde Karadeniz’de yaşayan
balık çeşitleri; özellikle Tuna nehri ile gelen kimyasal atıklar nedeniyle
önemli ölçüde azalmış; 70 olan balık çeşidi 16’ya kadar düşmüştür. Ancak
yine de pek çok İstanbullu; Galata Köprüsü üzerinde; Kanlıca’da;
Arnavutköy’de; Kuleli önünde; çapari oltalarıyla ya da yemli oltalarla
istavrit ve çinakop avlarlar. Küçük balıkçı tekneleriyle Boğaz’ın akıntılı
sularına dalıp gitmişken; sık sık onların arasından yol bulmakta güçlük
çeken dev tankerlerin düdüğüyle irkilirler. Gerçekten de; sandal
balıkçıları; Boğaz’da gemi seyri için büyük tehdit oluştururlar. Asıl tehdit
geminin sandala çarpması değil; sandala çarpmamak için dümen kıran dev
gemilerin; manevrayı tamamlayamayıp Boğaz sahillerine bindirmeleri riskidir.
Bu da Boğaz’da balıkçılığın aslında pek İstanbullularca bilinmeyen bir başka
yönüdür.
6-
Türk Boğazları ile ilgili Mitoloji
Türk Boğazlarında mitoloji, tarih ve gerçekler
iç içedir. Antik çağın en eski efsanelerinde Türk Boğazları önemli yer
tutar. Bunlardan bazılarına kısaca değinmek Türk Boğazları’nın mitolojik
geçmişi açısından ilginç olacaktır.
 |
"Jupiter and
Io" by Correggio (1532).
Image
courtesy of Kunsthistorishes Museum, Vienna
|
İstanbul Boğazı ya da antik çağdaki adıyla
Bosporus için en önemli mitolojik efsane, bizzat Bosporus adıyla ilgilidir.
Bu efsaneye göre Baş Tanrı olan Zeus, Argos kenti kralı Inakhos’un mavi
gözlü kızı Io’ya aşık olur. Io ile buluşmak için, Olympos dağındaki
sarayından aşağıya iner. Ancak, Zeus ne kadar çapkınsa, karısı Hera da o
ölçüde kıskançtır. Bu ilişkiyi fark eder ve o da kıskançlık ateşiyle
Olympos’dan inerek Zeus’un peşine düşer. Ancak Zeus karısının kendisini
aramak üzere yeryüzüne indiğini anlar ve Io’yu ondan gizlemek için, ineğe
dönüştürür. Ancak, inek o kadar güzeldir ki, Hera, ona hayran olur ve
şüphelenir. Zeus’dan ineği ister. Zeus, onun büsbütün şüphelenmesini
engellemek için, ineği verir. Hera, ineği alır ve Argus’u onun başına bekçi
koyar. Argus adlı çobanın özelliği, hiç uyumamasıdır. Arkasında bile gözü
vardır ve ineği arkasında iken bile görür. Çünkü kafasında çelenk gibi
dizilmiş gözleri vardır. Güneş battığı zaman bu gözlerden bazılarını
kapayıp, onlarla uyumaktadır. Gündüzleri ineği çayırda otlatıp, geceleri de
tamamen kapalı bir ahıra koyup, kapısında nöbet bekler. Ancak Zeus, her ne
kadar ineği kendi vermiş olsa da, zavallı Io’nun çektiklerine dayanamaz.
Oğlu ve habercisi Hermes’i çağırarak ona inek haline sokmuş olduğu Io’yu
kurtarması buyruğunu verir.
Hermes, yüz gözlü çoban Argus’un elinden Io’yu
kurtarmak için bir plan yapar. Yüz gözlü Argus’u uyutmak için uyku tanrısı
Hypnos’dan yardım istemeyi düşünür. Hypnos, güneş ışıklarının girmediği,
karanlık loş bir sarayda sessizlik içinde oturmaktadır. Yatağının üzerinde
haşhaş çiçekleri bulunmaktadır. Haberci tanrı Hermes, ayağına tezdir, hızla
ve sessizce saraydan içeri süzülerek, Hypnos’dan çiçeklerden vermesini
ister. Hypnos, müthiş devleri bile uyutmaya yeteceğini söyleyerek,
çiçeklerden bir avuç verir. Hermes, sevinçle saraydan çıkar ve ayaklarına
kanatlarını takarak hızla Argus’un yakınlarına gelir, burada çoban kılığına
girerek koyunlarını otlatmaya başlar. Argus’un yanına yaklaştığında ise
haşhaş çiçeklerini kavalına doldurarak ona doğru üflemeye başlar. Argus,
kaval sesi ve kokunun etkisiyle uyur.
 |
Peter
Paul Rubens. Argus and Mercury. 1635-1638. Oil on
wood. The Dresden Gallery, Dresden, Germany.
|
“Io” korkunç bekçi Argus’dan kurtulur
kurtulmasına ama, Hera yine de onun
peşini bırakmaz. İneğe büyük bir sinek
musallat eder ve sinek Io’yu sürekli ısırır. Canı yanan hayvan da can
havliyle kaçar. Önce Yunanistan’ın batı kısmında bulunan denize doğru koşar,
bu denize verilen Ion denizi adı işte buradan gelir. Daha sonra Trakya’ya
geçer. “Bosporus” dan Asya’ya atlar. “Bosporus” adını buradan alır ki “sığır
geçidi demektir.
Io’ya ne olduğunu sorarsanız, Anadolu
yaylalarında durmadan koşar, Finike’ye varır. Buradan Mısır’a geçer. Zeus,
Io’yu Nil Nehri kıyılarında yakalar, burada ona musallat olan sineği yok
ederek onu yeniden mavi gözlü bir kıza yani eski haline dönüştürür.
Argus ise Hera’nın gazabına uğrar, bekçilik
görevini iyi yapamadığı için. Hera, onun yüz gözünü birden oyarak onlarla
tavus kuşunun kuyruğuna süs yapar.
Mitolojik öykü burada da bitmez; Io’nun
“Keroessa” adlı bir kız çocuğu olur. Keroessa’nın oğlu olan Megara’kı Byzas,
daha sonra şehri kurduğunda Haliç’e annesinin adından esinlenerek “Keroessa”
yani “Altın Boynuz” adını koyar.
Boğazlarla ilgili bir başka mitolojik kaynak
da, MÖ 3. Yüzyılda yaşamış olan Apollonius Rhodius tarafından yazılmış olan
“Argonautica” adlı eserdir. Bu kitapta o zamanlar gücün ve zenginliğin
sembolü olan Altın Post’u ele geçirmek üzere Yunanistan’dan bugünkü
Gürcistan’a inşa ettiği gemisiyle seyahat eden Jason’un maceraları
anlatılmaktadır. Bu öykü de kısaca şöyledir:
Bugünkü adıyla Yunanistan’daki Teselya, o
zamanki adıyla Boiotia’ya egemen olan Orchomenos’ların kralı Athamas, Kral
Aiolos’un yedi oğlundan birisidir. Athamas, Phrixus ve Hele adlı iki
çocuğunun annesi olan yarı-tanrıça Nephele’nin ölmesi üzerine Ino ile
evlenir. Ino, üvey çocukları Phrixus ve Helle’den hiç hoşlanmaz. Üvey anne,
onları ortadan kaldırmak için bir plan hazırlar; önce sadık adamlarına
gizlice ekin tarlalarında ateş yaktırarak tohumları işe yaramaz hale
getirtir. O yıl ekinler filiz vermeyince de, Kral Athamas’ı bu kuraklığın
tanrıların gazabı olduğuna ve kahinlere başvurmaya ikna eder. Delphi’ye bir
haberci gönderilir; ancak haberci şehre geri dönerken Kraliçe Ino,
habercilere rüşvet vererek gerçek kehaneti değil kendi uydurttuğu kehaneti
söyletir: buna göre, Tanrıların hoşnutluğunu kazanıp ekinlerin tekrar
yeşermesini sağlamak için, iki küçük çocuğun, Phrixus ve Helle’nin, Zeus’a
kurban edilmeleri gerekmektedir. Athamas buna karşı çıkar; ancak halkı açlık
içindedir ve mısırların tekrar büyümesi için çocuklarının kurban edilmesi
gerekmektedir. Çaresiz kalan Athamas, razı olur. Üstelik çocuklarını bizzat
kendisinin kurban etmesi gerekmektedir. Şafakla birlikte Kral Athamas, kızı
Helle ve oğlu Phrixus’u alarak Laphystium Dağı’na çıkar. Deri kılıfındaki
bıçağını koltuğunun altında saklamıştır. Çocuklarına ava gittiklerini
söyler. Kızı Helle, çevresinde dolaşmakta, çiçekler koparıp kardeşine
vermekte ve onlardaki bu canlılık, zavallı babanın içini kanatmaktadır.
“Zeus nasıl benden böyle bir şeyi isteyebilir” diye düşünür. Öte yandan,
aklına açlıktan ölmekte olan halkı gelir. Halkı ondan bir şeyler yapmasını
beklemektedir. “Zeus’un emrine uymak gerekir” der kendi kendine. Önce
Helle’yi kurban etmeyi düşünür. Kurban etme işlemini gerçekleştirmek için
taşlardan bir tapınak oluşturmaya başlar.
Bu sırada Olympos dağında Zeus, olayı takip
etmektedir. Elinde bıçakla Athamas’ı görür ve onun kendisine çocuklarını
kurban etmekte olduğunu fark eder. Oğlu ve habercisi Hermes’i çağırır; aynı
anda Karısı Hera ve çocukların annesi Nephele yanına gelirler. Nephele;
çocuklarının durumunu bulutların üzerinden görmüş ve Hera’dan yardım
istemiştir. Zeus; Hermes’e Mycenae’den Altın Koç’u alıp olay yerine
gitmesini emreder. Ve tam kurban edilmek üzerelerken, altın koç gökten iner,
Phrixus ve Helle’yi sırtına alıp uzaklaşır.
Burada bir not ekleyip bir benzerliğe de
dikkat çekmek isterim: Tıpkı kutsal kitaplarda sözü edilen ve Gılgamış
Destanında da geçen Tufan gibi, burada da kutsal kitaplarla bir benzerlik
bulunur. Yahudi ve Müslüman inancına göre de, çocuğunu Tanrı’ya kurban etmek
isteyen Ibrahim peygamber tam bıçağı çocuğun boğazına dayadığı an, gökten
bir koç inmiş, İbrahim Peygamber’in oğlu (Yahudi inanışına göre İshak,
Müslüman inanışına göre Ismail) kurtulmuştur. Antik çağların bu efsanesinde
de benzer bir olayın anlatılması ilginçtir.
Tekrar efsaneye dönersek; Phrixus ve Hele,
Baştanrı Zeus’un gönderdiği Altın Koç’un üzerinde gökyüzünde yükselen
güneş’in ülkesi Colchis’e doğru uçmaktadırlar. Başlarda korkarlarsa da,
giderek bu seyahat hoşlarına gider. Bir boğazın üzerinden uçmaktadırlar ki o
esnada Helle, kayar ve Koç’un üzerinden düşer. Düştüğü yer, “Helle’nin
Denizi” anlamına gelen, “Hellespont” yani Çanakkale Boğazı’dır.
Kızkardeşinin düştüğünü gören Phrixus, altın
koç’a daha sıkı sarılır ve koç onu Kral Aites’in ülkesine; Colchis’e
götürür; yani bugünkü Gürcistan’a. Burada Kral Aites, altın bir koç’un
sırtında gelen Phrixus’un gelişinin, tanrıların kendisinin krallığını
desteklediklerinin bir işareti olarak görür; koç’u kendisinin de isteğiyle
Zeus’a kurban ederler ve altından postunu da her zaman uyanık bir ejderhanın
bekçilik ettiği Ares ormanında bir meşe ağacına asarlar. Phrixus ise Kral
Aites’in kızlarından birisiyle evlenir. Aites’in bir kızı daha vardır:
ilerde Jason’la kaçmak için babasına ihanet edecek olan Medea.
Kral Aiolos’un yedi oğlu olduğunu ve bunlardan
Athamas’ın Boiotia’ya egemen olduğunu belirtmiştik. Aiolos’un bir diğer
oğlu Kretheus da, Teselya’da bulunan Iolkos’un kralıydı. Oğlu Aeson, Üvey
Kardeşi Pelias tarafından tahttan uzaklaştırılır. Pelias, kahinler
kendisinin Aiolos sülalesinden gelen tek sandaletli (monosandalos) birisi
tarafından öldürüleceğini söyleyince, Aeson’u derin bir zindanda hapse
attırır, çocuklarının hepsinin de kılıçtan geçirtilmesini emreder. Ancak,
annesi yeni doğmuş olan Jason’u tanrıların da yardımıyla kaçırmayı başarır.
Jason, gizlice kendisini dağlarda büyütecek olan yarı insan-yarı at olan
(Centaur) Chiron’a emanet edilir. 18 yaşına geldiğinde Chiron, Jason’a
doğumuyla ve ailesiyle ilgili sırrı açıklar. Krallığın gerçek varisi
olduğunu öğrenen Jason, tahtı geri istemek üzere Pelias’ın sarayına gitmek
için yola koyulur. Bu esnada Hera, Kral Pelias’ın Poseidon onuruna
düzenleyeceği festivale kendisini çağırmamasına kızgındır. Pelias’a karşı
mücadele etmesi için bir ölümlüye ihtiyacı vardır. Yaşlı bir kadın kılığına
girerek Jason’un karşısına çıkar ve kendisini nehrin karşı kıyısına
geçirmesini rica eder. Jason, yaşlı kadını kırmaz, nehrin karşısına geçirir,
ancak bu esnada sandaletlerinden birisi, Hera’nın da marifetiyle, suya
gider. Jason testi geçmiş, Hera’nın desteğini kazanmıştır. Tek sandaletiyle
şehirde dolaşan Jason’dan daha önceden tek sandaletli birisinin kendisini
öldüreceği kehanetini bilen Pelias’ın haberi olur ve kendisini saraya
çağırır. Jason; Pelias’dan aslında babasına ait olan krallığı ister; Pelias,
zaman kazanmak ve Jason’dan da kurtulmak için ona başarılması olanaksız bir
görev verir: “Bana Colchis’den altın post’u getir, sana krallığı vereceğim”
der. Şüphesiz Pelias, Colchis’e yolculuğun çok zor ve tehlikeli olduğunun ve
Kral Aites’in postu vermemek için savaşacağını bilmektedir. Jason görevi
kabul eder ve yolculuk için hazırlık yapmaya başlar. Usta Argos Athena’nın
da yardımıyla “asla çürümeyen” bir kereste çeşidinden 55 kürekli Argo
gemisini inşa eder, Athena da, Dodona tapınağından getirilen ve insan
sesiyle konuşabilen bir direği geminin pruvasına yerleştirir. Gemicilere
gelince; 55 gemici arasında gemiyi inşa eden usta Argos, Truva savaşlarına
neden olan güzel Helene’in kardeşleri Castor ve Pollux, yarı-tanrı güçlü
Hercules, ozan Orpheus, canavar Minotor’u öldürecek olan Thesus; Hermes’in
oğlu Echion; bizzat kral Pelias’ın oğlu Akostos da bulunmaktadır. Gemiciler
Jason’ı kaptan seçerler.

Argo yola çıkar; yol boyunca yüz engel
aşmaları ve birçok çatışmaya girmeleri gerekir. Bizi burada ilgilendiren
asıl husus, Argos’un İstanbul Boğazı’ndan geçişidir. Rodos’lu Apollonius’un
kitabında Argo’nun Boğaz akıntılarıyla boğuşmakta nasıl güçlük çektiği de
anlatılır. Dolayısıyla antik çağlarda da ticaret amacıyla kullanılmakta
olduğu anlaşılan Boğazın o zamanlar aşılması çok zor bir suyolu olduğu
görülür. Bugünün güçlü makinelere sahip gemileri bile Boğaz’ın hızlı ve
karışık akıntılarını yenme zorluk çekerken, o zamanın kürekle yürütülen
tekneleri için bu akıntıları geçmenin ne kadar yorucu bir iş olduğunu tahmin
etmek güç değildir. Kürekle yürütülen geminin bu akıntılara karşı yol
almasını sağlamak için, hem kürekçilere kumanda edece, hem de dümeni
yönetecek usta bir kaptana ihtiyaç vardır. Rodoslu Apollonius, şöyle
yazıyor:
“Bosforus’un köpüklü boğazında gemiyi Itzo
yönetti. Dalgalar dağlar gibi kabarıyor, sık sık bulutların üzerine kadar
çıkıyor, teknenin içini dolduracak gibi görünüyordu. Artık hiç kimse ölümden
kurtulabileceğini sanmıyordu; çünkü ölüm, geldim dercesine geminin üzerinde
ve bulutların içinde dolaşmaktaydı. Dalgalar bu kadar korkunç olduğu halde
zeki ve deneyimli bir pilot dümene geçince çabucak uysallaşacaktı”
Zorlu yolculuk başarıyla sonuçlanır ve Argo,
Colchis’e varır. Kral Aietes’ den Altın Post’u isterler; Kral vereceğini
söyler ama onun da şartları vardır. Burun deliklerinden alevler çıkaran
demir ayaklı boğalarla çift sürmeyi ve dev ejderhanın dişlerini sökmeyi
Hera’nın isteğiyle kendisine sevdalanan Medeia sayesinde başarır Jason.
Ancak Aietes verdiği sözü tutmayınca Jason; yine Medeia’nın yardımıyla Altın
Post’u asılı olduğu meşe ağacından çalar; bekçilik eden ejderha Medeia
tarafından uyutulmuştur çünkü. Argonoutlar; Medeia’yı ve kardeşi Apsirtos’u
da yanlarına alarak gemileri Argo’ya kaçarlar; kral gemileriyle peşlerine
düşer; ancak Medeia, kardeşini parça parça keserek denize atar; kral da onun
parçalarını toplayıp gömmekle vakit kaybederken, Argo kaçmaya muvaffak olur.
Iolkos’a dönerler; ancak bu sefer de Pelias sözünü tutmaz. Medea’nın da
yardımıyla Pelias öldürülür ve Jason, Iolkos’a kral olur.
Jason’ın seyahati, tarihçi Strabon’un
bahsettiği “Barbarların en büyük pazarı” Tanais (Don) ırmağı kıyılarına
kadar Yunan kentlerince girişilen kolonileştirme hareketlerinden izler
taşır. Daha sonradan Odysseus’un maceralarında da Jason’un seyahatinin
benzeri öğelere rastlanır.
7- Türk Boğazları’nın Tarihçesi
1-Eski Çağlar:
 |
|
Antik
Yunan vazosunda Truva Savaşı:
Hektor’un Babası
Priamos; beklenmeyen bir şey yapar ve oğlunu öldürmüş
olan Akhilleus’a giderek
elini öper ve ondan oğlunun cenazesini ister.
|
Çanakkale Boğazından girerek Karadeniz’e
geçmek ve buradaki ticaretten ve sömürgecilikten pay kapmak, eski Yunan
kentleri için önemliydi. Bu nedenle İlkçağda Çanakkale Boğazı, İstanbul
Boğazı’na göre stratejik açıdan daha büyük bir önem taşımaktaydı.
Truvalıların Yunanlılarla yapmış oldukları ve MÖ 1250 yıllarına tarihlenen
savaş, mitolojide her ne kadar güzel Helene’in Truvalı Paris tarafından
kaçırılması nedenine bağlanırsa da, asıl ve mantıklı nedenin Batı’nın
Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek için saldırması ve Doğu’nun yani
Anadolu’nun da buna karşı direnmesidir demek, mantıklı bir yaklaşımdır. O
zamanlarda Akdeniz’i kontrolü altında bulunduran antik Yunan güçleri;
Karadeniz ile ticaretlerini geliştirmede Boğazların kontrolünü elinde
bulunduran Priamos’un Truva’sını engel olarak görüyorlardı. Bazı
araştırmacılar; Truva savaşını o devirde Boğazların kontrolünü ele geçirmek
için yapılmış bir dünya savaşı olarak tarif ederler.Savaşta
Yunan şehir devletleri nasıl birlik oluşturmuşlarsa; Anadolu devletleri de
Kral Priamos’un etrafında güçlerini birleştirmişlerdi. Şüphesiz Boğazların
denetim altında tutulması büyük önem taşımaktaydı ve Truva buna bir engel
oluşturuyordu. O tarihlerde, Karadeniz’in doğu ucunda ticaret gelişmişti ve
altın üretimi yapıldığı, bu amaçla altın aranması amacıyla koyun postunun
kullanıldığı ve Altın Post efsanesinin bölgeye aslında altın avcılığına
giden Yunan denizcilerinin efsanesi olduğu da söylenmektedir. Ancak
Truva’nın düşmesinden sonra; Yunanlılar; Karadeniz'de kolonileşmeye muvaffak
olabilmişlerdir.
 |
|
Fatih Sultan Mehmet |
Nitekim; Truva savaşının meydana gelmesinden
27 Yüz Yıl sonra; 1462 yılında İstanbul Fatihi 2. Mehmet; Lesbos (Midilli)
Adasına sefer düzenlerken; ordusuyla birlikte Çanakkale Boğazı’nı geçerek
İlion’a varmış; burada sarayın tarih yazıcısı Kritobulos ile birlikte Troia
bölgesinin yıkıntılarını ziyaret etmiştir. Kritobulos; burada Truva
Kahramanlarının öykülerini dinlemiştir. Kritobulos; Fatih'in şöyle dediğini
yazar: “Allah, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bu şehrin ve
halkının intikamını alma hakkını bana nasip eylemiştir”. Bu sözleri; bize
Fatih’in kendisini Anadolu insanı ve Anadolu tarihinin ve kültürünün bir
parçası saydığını göstermesi açısından ayrıca önemlidir.
Karadeniz’i kontrol etmek için güçlerin
birlşmesi açısından Truva savaşından binlerce yıl sonra Çanakkale Savaşları
birbirine benzerlik gösterir.
Çanakkale Boğazı, Med ve Peleponez savaşları
sırasında Persler ile Atina ve Sparta arasında bir anlaşmazlık konusu
oluşturmuşlardır.
M.Ö. 512 yılında Pers Kralı Darius İskitleri
kovalarken İstanbul Boğazı’nın en dar yerine bir köprü kurdurarak 70.000
kişilik ordusunu Anadolu’dan Rumeli’ye geçirmiştir.
Bu köprüden tarihçi Herodotos da söz
eder; ancak kesin yeri belli değildir. Bu köprü muhtemelen yan yana dizilen
gemiler üzerine kalaslar döşenerek oluşturulmuştu. Herodotos şöyle anlatır:
“Denizi seyreden Darius geriye dönerek Samos’lu
Mondrokles’in yapmış olduğu köprüye doğru yelken açtı. Darius’un Bosporos
üzerine kurdurduğu köprü; Byzantion ile Karadeniz’in ağzındaki tapınağın
orta yerine düşer.”
MÖ 480 yılında Pers kralı Kserkes I de
Çanakkale’de muhtemelen bugünkü Çanakkale ile Kilitbahir arasındaki bölgede
300 gemiden oluşan bir köprü yaptırmış ve 150 bin kişilik ordusunu buradan
Avrupa’ya geçirmiştir. MÖ 364 Yılında da Büyük İskender’in orduları
Çanakkale Boğazı’nı kullanarak Anadolu’ya geçmiştir. Daha sonra her iki
boğaz da stratejik önemini yitirmiş ve bu durum Hellenistik Dönem ve Roma
Döneminde devam etmiştir; çünkü stratejik önem Akdeniz’in diğer bölgelerine
kaymıştır. MS 300 yıllarında Kral Konstantin’in Bizantion’u Roma
İmparatorluğu’nun başkenti ilan etmesi, Batı’dan Doğu’ya ulaşımı yeniden
önemli hale getirmiş ve Boğazlar stratejik önemini yeniden kazanmıştır.
Ancak, yine de, Boğazların önemi Karadeniz ülkelerinin gelişmesi ile doğru
orantılı olduğundan, boğazların stratejik olarak asıl önemini kazanması için
18. Yüzyılda büyük bir kara devleti haline gelmiş olan Rusya’nın
Karadeniz’in kuzey kıyılarına yerleşmeye başlaması gerekecektir. Arap
Orduları da ; MS 670 ve daha sonra 717 Yılında Çanakkale Boğazı’nı geçerek
Bizans üzerine yürümüşler ve başarısız kuşatma girişimlerinde
bulunmuşlardır.
Boğazlar bölgesi; tarihi İpek Yolu’nun
güzergahı üzerinde olması açısından da ticaret yolu olarak MÖ 2. Yüzyıldan
itibaren önem arz etmiştir.
2-Osmanlı Dönemi
Türk Boğazları’nın Osmanlı Devrinden günümüze
kadar tarihini inceleyenler; Prof. Dr. Cemal Tukin’den itibaren; bu tarihi
Boğazların rejimi açısından 3 bölüme ayırarak incelemeyi uygun
görmüşlerdir. Bu bölümler şunlardır:
-
Boğazların kesin Türk egemenliği altında
olduğu dönem.
-
Osmanlı Devletinin kademeli olarak
denetimi kaybetmeye başlamasıyla gelişen zafiyet dönemi.
-
Boğazlarda Türk egemenliğinin çok taraflı
anlaşmalarla sınırlandığı dönem.
I- Boğazların kesin Türk egemenliği
altında olduğu dönem.
Osmanlı Türkleri bilindiği gibi Selçuklu
Sultanından 1299 yılında egemenlik hakkı aldıktan sonra, 1356 yılında
Çanakkale Boğazı’nın karşı yakasına geçerek Gelibolu ve Bolayır’ ele
geçirmişlerdir. Yıldırım Bayezid’in ve II. Murad’ın İstanbul kuşatmalarından
netice alınamamış, Yıldırım Bayezid İstanbul Boğazı’nın stratejik önemini
iyi kavradığından, Bizans’ın deniz ulaşımını denetlemek için
Anadoluhisarı’nı 1390 civarında (Bazı iddialara göre de 1395) yaptırmış,
daha sonra da 1399 yılında İstanbul’ u kuşatmıştır. Daha sonra torunu Sultan
2. Mehmed’in de, İstanbul’u kuşatmadan hemen önce Rumelihisarını 1452
yılında yaptırması; yine Boğaz’ın şehir savunması açısından stratejik
önemini ortaya koyar.
Bu başarılar güçlü denizci devletler olan
Ceneviz ve Venedik’e karşı başarılmıştır; bu da Osmanlı deniz gücünün o
dönemde etkili ve güçlü olduğunu göstermektedir.
Bu başarılardan sonra Osmanlı için sıra
Karadeniz’e egemen olmaya gelmiştir. Trabzon alınmış ve Trabzon
İmparatorluğu diye anılan devlet ortadan kaldırılmıştır. Cenevizlilerin
elinde bulunan Amasra ve Kırım Yarımadasındaki Kefe alınmıştır. Kırım
Hanları Osmanlı egemenliğine girmişlerdir. Bu arada Azak Denizi’nin kuzey
ucunda önemli bir kale olan Azak kalesi de ele geçirilmiştir.
Daha sonra Fatih’in oğlu II. Bayezid, Kili ve
Akkerman kalelerini ele geçirmiş ve böylece Karadeniz, tam anlamıyla bir
“Türk Gölü” haline gelmiştir.
Osmanlı Döneminde 16. ve 17. Yüzyıllar boyunca
Boğazlar ve Karadeniz üzerinde kesin hakimiyet vardır. Esasında, Fatih’in
İstanbul’u alması ve Karadeniz’in bütün sahillerini Osmanlılarca ele
geçirilmesinden sonra, Boğazlar da stratejik açıdan önemini yitirmiştir. Bu
konuyu yorumlayanlar, bu önem kaybetmeyi ve sonuçlarını şöyle açıklamakta
dırlar:
“Türk donanması Kırım’dan
Yunanistan’a yelken açıyordu. Önemli Asya Pazarı Trabzon da teslim olmuştu.
Ama Bizans’ın varisleri olmakla övünen Türklerin Doğu Karadeniz ülkeleri
ticaretini ve ulaşımını kesintiye uğratmaktan hiçbir çıkarları yoktu. Tam
tersine bu ticaret ve ulaşımı kolaylaştırmaktan yarar ve üstünlük
sağlıyordu. Yalnız, onlar bu ticareti ağır yükümlülükler altına sokuyor ve
ağır vergiler alıyorlardı. Ticaret malları ve metalar Araplara ve Türklere
yol ve köprü paralarını ödedikten sonra Avrupa’ya aşırı ölçüde pahalıya mal
oluyordu. İtalyan şehirleri hiç şüphesiz bu aracılardan seve seve
vazgeçeceklerdi”.
Osmanlı Devleti’nin Boğazlar yolunu ve
Karadeniz’i bütünüyle ele geçirmesi ve buralardan geçişte ağır vergiler
uygulamaları, Batı’yı başka yollar aramaya yöneltmiştir. Bunun sonucunda
Boğazlar ve Doğu Akdeniz ticaret yolları eski canlılığını yitirmiştir.
Karadeniz’in tamamının Osmanlıların elinde olması zaten Boğazların askeri
strateji açıdan önemini tamamen yok etmişti; ticaret yolu olarak kullanılmaz
olması da Boğazların ticari öneminin kalmaması ile sonuçlandı.
Aslında 1479 Yılında Osmanlılar ile Venedik
arasında imzalanan anlaşma ile Venediklilere Karadeniz’de ticaret yapma
hakkı tanınmış ise de, 14 Aralık 1502 tarihli Osmanlı-Venedik anlaşmasından
bu hüküm çıkarılmış, dolayısıyla Venedik bandıralı gemilere Karadeniz yolu
kapanmıştır. Daha sonra 16. Yüzyıl ve takip eden dönemlerde Osmanlı Devleti
ile Avrupa Devletleri arasında yapılan ticari anlaşmalarda, “Ticaret
Gemilerinin Karadeniz’de serbestçe dolaşıp ticaret yapabilecekleri” kaydı
açık olarak konulmuş ise de, bu fiili olarak hiç gerçekleşmemiştir. Avrupa
Ülkelerinin gemileri İstanbul’a kadar gelmişler, buradan ileriye
geçmemişlerdir. Bunda yine bahsettiğimiz gibi alınan vergilerin de etkisiyle
Karadeniz’in cazibesini yitirmiş olmasının etkisi olmalıdır.
Çanakkale’de Osmanlı devrinde en büyük
savaşlardan ilki; Kandia Adası (Girit) için yapılan savaşlar sırasında
yaşanmıştır. Osmanlı Donanması her yıl kuşatma yapan orduya destek götürmek
için Çanakkale Boğazı’ndan Ege’ye çıkardı; Venedikliler, bu destek yolunu
kapatmak için kadırga ve kalyonlardan oluşan donanmasını göndererek
Çanakkale Boğazı’nı abluka altına aldırtmıştır. 1657 Yılının ortasında;
ıslahatçı sadrazam Köprülü Mehmet Paşa da Çanakkale’de mevzilenmişti.
Venedik Donanmasına Lazaro Mocenigo kumanda ediyordu. Ne var ki, 17 Haziran
günü Lazaro Mocenigo içme suyu ikmali için donanmasını İmroz’a götürmüş ve
çıkan fırtına nedeniyle bir hafta orada mahsur kalmıştır. Bu sırada Osmanlı
Donanması Boğaz’dan dışarıya çıkış yapmak istemiştir. Burada nöbetçi Venedik
gemisi ile çıkan çatışmada top seslerini duyarak hemen gemileriyle Çanakkale
girişine gelen Lazaro Mocenigo’nun kumanda ettiği Venedik Donanması ile
Osmanlı donanması arasında büyük bir deniz savaşı yapılmıştır. Venedik
Donanması Osmanlı Donanmasını Boğaz içerlerine doğru sürer. Kepez önlerine
gelinir; burada karaya oturan Osmanlı gemileri ile Venedik gemileri arasında
ve Kepez önünde bizzat Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın kumanda ettiği top
bataryaları ile Venedikli komutanın komuta ettiğien büyük kadırga arasında
topçu savaşı yapılmıştır. Bu sırada topçu Küçük Mehmet; ateşlediği topuyla
tam isabet kaydederek Mocenigo’nun gemisinin cephaneliğine isabet ettirmiş
ve gemi Köprülü’nün gözleri önünde havaya uçmuş; gemisindeki bin kişiden
yedi yüzü hayatını kaybetmiş; kendisi de yıkılan mizana direğinin altında
kalarak hayatını kaybetmiştir. Bu olayda Venedik de Osmanlı Donanmasına
büyük kayıplar verdirmeye muvaffak olmuşsa da; Venedik için de bu boğazda
ulaşılan en uç nokta; 1657 Çanakkale Savaşı olmuştur.
1740 Yılında Fransa’ya verilen
Kapitülasyonların 59. Maddesinde Fransızlara “Karadeniz’de ticaret yapmak”
hakkı tanınmış ise de, Fransız ticaret gemileri de İstanbul’da durmuşlar,
Karadeniz’e geçmeleri için kendilerine izin ve ruhsat verilmemiştir.
Benzer bir hak, 1675 yılında İngilizler ile
imzalanan ticari anlaşmanın 29. ve 30. maddelerinde yer almış ise de, İngiliz
gemilerine de fiiliyatta bu geçiş izni verilmemiştir. İngiliz Büyükelçisinin
1799 yılında Belgrat’tan Babıali’ye sunduğu muhtıra metninden bu
anlaşılmaktadır.
Avusturya ile 1718 yılında yapılan Ticaret
Anlaşması ile Nemçe (Avusturya) Gemilerinin Osmanlı sularında ticaret
yapması kabul edildi ise de, bu izin Karadeniz’i kapsamamaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’e verdiği önemi
anlatması açısından, Cemal Tukin’in bizim de esas olarak aldığımız “Boğazlar
Meselesi” adlı kitabında anlatılan ilginç bir olay vardır. Bu olay
şöyledir:
Yıl 1699. Karlofça’da Avusturya, Lehistan ve
Venedik ile ayrı ayrı barış anlaşmaları yapılmış, ve bu arada Rusya ile de
silah bırakışması anlaşması yapılmak zorunda kalınmıştı. Karlofça Anlaşması
ile bilindiği gibi Osmanlı, Kutsal Birlik ülkelerine (Avusturya, Venedik,
Polonya ve Rusya) 357 bin kilometrekare toprak bırakmak zorunda kalarak
gerileme dönemine girmiştir. Ruslar, Azak Kalesi’ni almakla yetinmeyip,
Kerch kalesini de istediklerinden Rusya ile sadece silah bırakışması
yapılabilmiştir. Bu esnada, barış anlaşması imzalamak üzere Rus Ortaelçisi,
Hollandalı bir kaptanın yönetimindeki 36 toplu bir Rus savaş gemisi ile
İstanbul’a gelir. O dönem Padişah 2. Mustafa, Sadrazam ise Amcazade Hüseyin
Paşa. Bu Paşanın adına bugün Kanlıca’daki Boğaz’ın günümüze kadar ulaşan en
eski yalısını yaptırmış olmasıyla da aşinayız. Görüşmeler esnasında Rus
elçi, Osmanlı Reisülküttap’ından yani Dışişleri Bakanından, Rus gemilerinin
Azak-İstanbul arasında sefer yapmalarını talep ettiğinde, reddedilmekle
kalmamış, kendisine son derece ilginç şu sözler söylenmiştir:
“Sultan hazretleri belki herhangi birinin
harem dairelerine girmesine dahi müsaade eder de, Karadeniz gibi afif ve
masum bir bakireye başka gemilerin gelmesine asla izin vermez”
Burada ilgi çekici bir başka olay, Rusların
savaş gemisine bir Hollandalı kaptanın kumanda etmesidir. Bu da gösteriyor
ki 18. Yüzyıl başında Ruslar henüz bir savaş gemisini idare edecek kadar
denizci bir ülke değillerdi. Daha sonradan hızla ilerlemişlerdir. Ancak,
Osmanlı’da denizcilikte gerileme de o derece hızlı olmuştur. Çünkü, Rusların
savaş gemisine Hollandalı kaptanın kumanda etmesinden iki yüz yıl kadar
sonra, 1915 yılında, Rusya’nın Karadeniz limanlarına saldıran Osmanlı
gemilerine de, Almanlar kumanda etmekteydi.
Yani Osmanlı İmparatorluğu Boğazlar yolunu ve
ticaretini ele geçirince Batıda, Coğrafi keşiflerin yeni yollar bulmanın
gerekliliğini pekiştirmiştir. Boğazlar ve Doğu Akdeniz ticaret yolu
canlılığını yitiriyordu. Boğazlar, ekonomik yönden önemini bir daha eskisi
gibi asla kazanamayacaktı. Ama jeo-stratejik yönden Boğazların önemi
Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki bazı limanları ele geçirmesiyle yeniden
ortaya çıkacaktı. Boğazlar 1484’den 1809’a kadar kesin kapalılık devri
yaşayacaktı.
II- Osmanlı Devletinin kademeli
olarak denetimi kaybetmeye başlamasıyla gelişen zafiyet dönemi.
Bir yanda Karlofça Anlaşması ile gerileme
dönemine girmiş Osmanlı İmparatorluğu, öteki yanda Rönesans'ı, burjuva
sınıfının yükselmesini ve teknolojik gelişmeyi yaşayan Almanya’sı;
Fransa’sı; İngiltere’si; Avusturya’sı ile Avrupa, diğer yanda özellikle
askeri alanda hızla gelişen ve büyüyen Rusya. Bu dengesiz durum, Türk
Boğazları ve Karadeniz üzerindeki Osmanlı egemenliğinin de sorgulanmasına
yol açacaktı ve nitekim tarihsel gelişmeler de bu yönde oldu. Fakat, kaderin
cilvesine bakın ki; önce, Boğazların egemenliğini Osmanlı’dan almaya çalışan
bu güçler, daha sonra Osmanlı kendilerine zararsız bir “Hasta Adam” a
dönüşünce; “Boğazlar ona geçerse zararıma olur, en iyisi yine Osmanlı’da
kalsın” siyasetine döndüler. Osmanlı da bu güç dengeleri içerisinde zaman
zaman bir taraftan, zaman zaman öbür taraftan yardım isteyerek, savaşlarda
çoklukla kendi isteği ve çıkarları dışında taraf olmaya zorlanarak ve taraf
olarak, ayakta ve hayatta kalmaya çalıştı. Bu dönemde meydana gelen önemli
tarihsel olayları, özetle aktarmaya çalışalım:
-1776:
ABD Bağımsızlığını kazanıyor. O tarihlere kadar Osmanlı- Fransa ittifakına
karşı kendisini Rusya ile müttefik gören İngiltere, yavaş yavaş bu
siyasetinden vazgeçmeye başlıyor. İngiltere’deki bu değişiklik son derece
önemli; çünkü İngiltere, Rusya’nın özellikle askeri alanda güçlenmesinden
çekinerek, Osmanlı’yı “Rusya’nın Akdeniz’e inmesini engelleyen bir tampon
devlet” olarak görmeye başlıyor. Dolayısıyla daha sonra Rusya ile müttefik
olduğu zamanlarda dahi, Boğazlar konusunda bu hassasiyetlerini koruyor.
- 1768:
Fransa’nın kışkırtmasıyla Osmanlı, Rusya’ya savaş açıyor. O sıralarda
Osmanlı bir yandan yenileşme hareketleri ile çalkalanıyor, öte yandan
Anadolu’da isyanlarla uğraşıyor. Padişah, Sultanlığının 11. Yılındaki 3.
Mustafa, Sadrazam ise Muhsinzade Mehmet Paşa. Sadrazam, Ordu’nun durumunu
biliyor, bu yüzden “savaşmayalım” diyor. Sultan 3. Mustafa ise “başarılı
olmada müneccimlerin rolüne” inanan bir padişah. Hatta bu yüzden idari ve
askeri bakımlardan Avrupa’nın en güçlü devleti olan Prusya’ya elçi göndermiş
ve 3 müneccim talep etmiş bir padişah. Prusya kıralı 3. Mustafa'nın "3
müneccim" talebine karşılık, müneccim göndermiyor,
ama onun yerine Sultan’a üç nasihat gönderiyor; diyor ki: “Tarihi
tecrübelerden istifade et, askeri her an savaşa hazır bulundur, Hazinede
para bulundur” Aslında bunlar günümüzde de geçerli olabilecek
tavsiyeler. Padişah, Fransa’dan ıslahat hareketlerine yardım için gönderilen
Baron de Tot adlı Fransız mühendisin yardımıyla bazı önemli ıslahatlar da
yapıyor. İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki kaleler onarılıyor. Tersane
ıslah ediliyor ve yeni gemiler inşa ediliyor. Ancak, 3. Mustafa, herhalde
müneccimlerden başka işaret almış olacak, Sadrazamı dinlemek yerine,
Fransızları dinliyor Sadrazam azlediliyor, Rusya’ya savaş açılıyor. 1769 da
100 bin kişilik Osmanlı ordusu Edirne’den yola çıkıyor, Tuna’yı geçiyor.
Burada Kartal Ovası adı verilen bölgede Tatar ordusunu takip eden 18000
kişilik Rus ordusu ile karşılaşıyor. Sıkışan Rus ordusu, güç durumda
olmasına rağmen, 100 bin kişilik Osmanlı ordusunu utanç verici bir bozguna
uğratıyor, 3 te birini de kılıçtan geçiriyor. Bunun sonrasında ise, Akdeniz’deki Rus
donanması da saldırıya geçerek Çeşme’deki Osmanlı donanmasını yakıyor.
- 23 Aralık 1798
de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında bir anlaşma imzalanıyor; anlaşmanın
süresi 8 yıl. Bu anlaşma gizli bir anlaşma. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti,
Boğazları Rus savaş gemileri haricindeki bütün savaş gemilerine kapatıyor.
Rus savaş gemileri bu anlaşmaya dayanarak pek çok kez Boğazlardan
geçiyorlar.
- 25 Haziran 1802
de Osmanlı Devleti ile Fransa arasında barış anlaşması yapılıyor ve bu
anlaşma ile, Fransız ticaret gemilerinin Türk Boğazlarından geçişine izin
veriliyor. Ancak Fransızlara açıp İngilizlere açmamak da Osmanlı Devletince
uygun bir siyaset olarak bulunmadığından, İngiliz Elçisine bir takrir
verilerek isterlerse İngiliz Gemilerinin de Türk Boğazlarından
geçebilecekleri belirtiliyor.
- 8 Ocak 1807,
Napolyon Fransa imparatoru. Padişah 3. Selim, Fransa’nın teşviki ile
Rusya’ya harp ilan ediyor ve Boğazların trafiğe kapatıldığını bildiriyor.
Yani gizli anlaşmanın süresi dolar dolmaz Boğazlar kapatılıyor.
- 18 Şubat 1807
tarihinde bir ilk ve aynı zamanda çok acı veren bir olay yaşanıyor. Bir
İngiliz Filosu, izin almadan Çanakkale Boğazı’ndan geçiyor ve Adalar önüne
kadar geliyor ve buralarda demirliyor. İlk defa, Osmanlı Devletinde zorla
Boğazlardan geçiliyor. Kaptan paşa o esnada “İstanbul Boğazı’na saldırmaya
cesaret edemezler” diyerek kendini ve etrafındakileri avutmakla meşgul. Bu
esnada Kabakçı isyanı da çıkıyor ve Padişah 3. Selim tahttan indiriliyor.
- 7 Temmuz 1807
de Fransa ile Rusya arasında barış imzalanıyor. Fakat bu
anlaşmanın 8 inci maddesi biraz ilginç: bu maddeye göre eğer Rusya ile
Osmanlı arasında anlaşmanın imzalanmasından itibaren barış sağlanamaz ise
Fransa ile Rusya ortak hareket ederek İstanbul şehri ve Rumeli vilayeti
hariç, bütün Avrupa şehirlerini Osmanlı’nın elinden kurtarmak için, Fransa
ve Rusya birlikte hareket edecekler. Fransa sözde müttefik idi değil mi?
Burada Napolyon, tabiri caiz ise müttefiki Sultan’ı “satıyor” çünkü
Osmanlı’nın Rusya’ya karşı savaş performansından memnun değil. Kaybedenin
yanında olmak istemiyor. Fakat Rusya, Avrupa’daki topraklarla yetinmek
istemiyor ve anlaşmanın bu hükmüne rağmen, Çar Aleksandr, İstanbul’u da
içine alan toprakları talep ediyor. Burada Napolyon, ilginç bir sözle bu
isteği reddediyor; şöyle diyor Napolyon; “Constantinople, Jamais;
c’est l’Empire du monde” (İstanbul, Asla! Bu dünyanın imparatorluğudur). Fakat bu arada, Osmanlı imparatorluğunun
paylaşım kavgası büyük devletler arasında yapılmaya devam ediliyor. Baş
aktörler de Fransa, İngiltere ve Rusya olmaya devam ediyor. Osmanlı İmparatorluğunun
paylaşılmasında en büyük engeli, Boğazlar bölgesi oluşturuyordu, yoksa her
şey tamamdı. Fransa ve İngiltere, Rusya’nın bu bölgeyi elde etmesini
istemiyorlardı. Hatta bu konudaki ilginç bir olay nakle değerdir:
Rus
Başbakanı Roumiantsov ile Petersburg’daki Fransız sefiri Caulaincourt
arasında şöyle bir diyalog gelişiyor:
Sonuçta bir orta yol aranıyor ve Fransızlar,
Çanakkale Boğazı bizim olsun, İstanbul Boğazı sizin olsun şeklinde Çar’a
teklifte bulunuyorlar. Ancak Çar bu teklifi kabul etmiyor çünkü, evinin ardı
ardına açılan iki kapısından birisinin anahtarını başkasına vermekle ikisini
de vermenin arasında büyük bir fark olmadığını biliyor. Osmanlı Devleti ise
bu arada hala iç çekişmelerle ve ayaklanmalarla uğraşıyor.
- 5 Ocak 1809’da
Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Çanakkale’de Boğazhisar kalesi
civarında Kale-i Sultaniye anlaşması yapılıyor. Bu esnada padişah 2.
Mahmut; orduda ıslahat yapmak isteyen ve “Sekban-ı Cedid” adıyla “Nizam-ı
Cedid” ordusunu yeniden kurmaya çalışan Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa
Yeniçeri ayaklanmasında öldürülüyor, 2. Mahmut can korkusuyla Ağabeyi 4.
Mustafayı boğdurarak tahtta kalabiliyor, Sekban-ı Cedid ortadan kaldırılıyor
ve tutucu yönetim yeniden kuruluyor. Ancak aslında yenilikçi bir padişah
olan 2. Mahmut bu olayı unutmayacak ve 1826 da vaka-i hayriye de denilen
olayla Yeniçeri ocağı kaldırılacaktır. Tekrar Osmanlı-İngiliz anlaşmasına
dönersek, Bu anlaşma ile “Barış zamanında Boğazlar’ın bütün yabancı savaş
gemilerine kapalı tutulması” ilkesi Osmanlı’ya kabul ettiriliyor ve Osmanlı
bu kuralı titizlikle uyguluyor. Bu anlaşma ile her ne kadar Boğazlar’ın
İngiliz gemilerine de kapalı tutulacağı İngiltere’ye de kabul ettirilmiş
görünüyorsa da; Osmanlı Devleti ilk kez, sadece kendi hükümranlığında
tuttuğu “Boğazlar’dan geçit verme-vermeme” hakkı yani egemenlik hakkı
üzerinde bir taahhütte bulunuyor ve diğer gemileri de Boğazlardan
geçirmeyeceğini İngiltere’ye taahhüt etmiş oluyordu.
- 14 Eylül 1829’a
geliyoruz. Bu arada Yunanistan’da ayaklanma çıkmış; Padişah Mısır valisi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya isyanı bastırma görevi vermiş, Kavalalı Yunan
isyanını bastırmış iken ortaya çıkan Fransız-İngiliz-Rus birleşik deniz
gücü, Navarin’de Türk-Mısır birleşik donanmasını yakmışlardır. Bunun
sonucunda Osmanlı-Rus savaşı çıkıyor, savaş İngiltere ve Avusturya’nın araya
girmesiyle durdurulup Edirne Barış Anlaşması yapılıyor. Bu anlaşma
önemlidir; çünkü Boğazlar’da “İlk”lerden birisi daha bu anlaşmayla
şekillenmiştir. Anlaşmanın 7. Maddesine göre “Karadeniz bütün yabancı
devletlerin ticaret gemilerine açık bulundurulacak, Türk Boğazlarından
geçecek ticaret gemileri Osmanlı Devletince denetlenemeyecek ve
durdurulamayacak” idi. Bu Rusya’nın da işine geliyordu çünkü
Rusya’nın Karadeniz’deki limanlarının ticari açıdan gelişmesi garanti
altına alınıyordu. Sözleşme bu yönüyle de bugün yürürlükte bulunan ve daha
sonra ele alacağımız Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile de benzerlik
gösteriyor.Rusya bu anlaşmadan memnun kalıyor. Rus Başbakan Vekili, 12 Şubat
1830 tarihinde grandük Konstantin’e yazdığı raporda şu enteresan cümleleri
kullanıyor: “İstese idik, İstanbul üzerine yürür, Osmanlı devletini
yok edebilirdik. Fakat Çar düşünüyor ki; devletimizi haddinden fazla
büyütmek veya Osmanlı’nın yerine bize ticari ve askeri rakip olabilecek bir
devlet oluşmasına neden olmak yerine, bizim himayemizde ve bizim her
dediğimizi yapmakta olan Osmanlı devletinin bu haliyle yaşaması daha iyidir”.
Bu sözlerde mübalağa vardır şüphesiz; ancak Osmanlı Devletinin hüzün veren
durumunu da maalesef ortaya koymaktadırlar.
- 27 Aralık 1832
Tarihinde Osmanlı Ordusu, Konya’da Kavalalı Mehmet Ali
Paşa’nın ordusuna yeniliyor. Bu savaşın nedeni, Mehmet Ali Paşa’nın Yunan
isyanını bastırması sırasında ve Navarin baskınında uğradığı maddi
zararlardan dolayı Osmanlı Devletinden Suriye vilayetinin oğlu İbrahim’e
verilmesini isteyince, Babıali bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kuvvetlerini
karadan ve denizden Suriye’ye saldırttı; bu nedenle bir fetva ile asi ilan
edildi. Osmanlı Devleti zor durumdaydı; Orduları Mısır orsuları karşısında
kaybetmişti; üstelik İbrahim Paşa Anadolu’da kendi propagandasını yapıp
taraftar toplamaya çalışıyordu. Fransa; Mehmet Ali Paşa’ya yakınlık
duyuyordu; Avusturya; Osmanlı’yı haklı görmesine rağmen karışmıyordu,
İngiltere yardıma niyetli görünüyor ancak yardım da etmiyordu. Padişah o
sıralar hala 2. Mahmut. Rus Çarı, Edirne Barış Anlaşması ile elde ettiği
kazanımların tehlikeye girmesinden ve Mehmet Ali Paşa’nın başarı kazanıp
Osmanlı’nın Fransız nüfüzuna girmesinden endişe ediyor, yardım öneriyor.
Bunu öğrenen Fransa, bu kez Osmanlı’nın Rusya’dan yardım alıp Rus
etkinliğine girebileceğinden rahatsız oluyor. Osmanlı Dışişleri Bakanı,
Fransız Maslahatgüzarına şunları söylüyor:
“Siz Fransa olarak İbrahim’in Konya’dan
ileri gitmemesini sağlayın, aksi takdirde Rusya’dan yardı istemek zorunda
kalacağız. Bunun sorumlusu da Fransa ve İngiltere olacaktır”
Bu sözler çok acıdır ve artık Osmanlı
Devletinin bağımsız bir devlet olmaktan çıkmış olduğunun da acı
göstergeleridir.
Neticede Rusya’nın yardım teklifi önce
reddediliyorsa da daha sonra öbür taraflardan beklenen yardım gelmeyince
Ruslardan yardım istenmesine karar veriliyor. Bu kararın resmi davete
dönüşmesini beklemeyen Rusya, bir emri vaki ile 9 parçalık filosunu Bahri
Siyah Boğazı’na gönderiyor ve Büyükdere Koyu’na demirletiyor. Bu esnada
Osmanlı Devleti “Fransız sefiri ile anlaştık; M.Ali Sorunu bitti, Rus Filosu
gitsin” diyor; ama filo, gitmiyor. Bu arada yoğun temaslar devam ediyor ve
Rusya ile masaya oturularak, Büyükdere’nin karşısında Beykoz’a yakın bir
mevkide olan Hünkar İskelesinde aynı adı taşıyan anlaşma 8 Temmuz 1833 de
imzalanıyor. Anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra da Rus Donanması
Büyükdere’den gidiyor, Bab-ı Ali rahatlıyor. Aynı zamanda Mehmet Ali Paşa
ile de Kütahya anlaşması imzalanıyor.
3-
Boğazlar’da Türk egemenliğinin
çok taraflı anlaşmalarla sınırlandığı dönem.
Kütahya Anlaşması, ne Mehmet Ali paşa’yı ne de
Osmanlı Devleti’ni tatmin ediyor. İki ordu, 14 Haziran 1839’da Nizip’te
tekrar savaşa tutuşuyorlar ve Osmanlı Ordusu yine yeniliyor. Aslında pek çok
olumlu gelişmeye imza atmış olan padişahlığı 31 yıl süren Sultan 2. Mahmut
yenilgi haberini alamadan ölüyor; yerine Sultan Abdülmecid geçiyor. Sultan
Abdülmecid; Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşa’yı görevden alıp, yerine Hüsrev
paşa’yı getiriyor. Bu atama Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa’yı korkutuyor; çünkü
Hüsrev paşa can düşmanı. Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa; kelle korkusuna düşüp
Osmanlı donanmasını alıyor, İskenderiye’ye götürüyor ve… Mehmet Ali Paşa’ya
teslim ediyor. O zamana kadar lakabı olmayan Ahmet paşa da lakabını bulmuş
oluyor; “Hain Ahmet Paşa” oluyor. Kara gücünü kaybettikten sonra deniz
gücünü de kaybeden Osmanlı’nın hali; Rusya, İngiltere, Fransa ve
Avusturya’yı kaygılandırıyor. Kaygıların temelinde yine aynı bölge var: Türk
Boğazları. Once bir mutabakat imzalanarak Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’a
çekilerek Suriyeyi boşaltması ve Osmanlı Donanmasını geri vermesi
kararlaştırılıyor; Osmanlı ile İngiltere, Avusturya, Prusya arasında. Ne var
ki Mehmet Ali Paşa Anlaşmayı kabul etmiyor; bunun üzerine İngiliz, Avusturya
ve Osmanlı kuvvetleri Mehmet Ali paşayı bozguna uğratarak anlaşmayı kabul
ettiriyorlar. Ve yeniden masaya oturma zamanı geliyor; Londra’da. Osmanlı
yerdım almıştır ve her yardım alan gibi, şimdi de sıra masada karşılığını
vermeye gelmiştir.
-
1841 Londra Anlaşması
1841 Yılında Osmanlı Devleti ile beş devlet
arasında Londra’da 15 Temmuz 1840’da bir anlaşma imzalanıyor. Beş devlet;
Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya ve Prusya. 1841 Londra Anlaşması
Boğazlarla ilgili ilk çok taraflı anlaşmadır. Ne yazık ki bundan sonraki
bütün anlaşmalar bunun gibi çok taraflı ve Montrö’yü hariç tutabilirsek hep
aleyhimize olmuştur. Londra Anlaşmasının önemli hükümleri şunlardı:
-
Barışta Boğazlardan hiçbir savaş gemisi
geçemeyecek şekildeki kuralı Osmanlı uygulamaya devam edecek,
-
Düveli Muazzama yani 5 devlet bu karara
saygı göstereceklerini taahhüt ediyorlar.
Burada her devlet kendi çıkarları açısından
konuya bakıyor. İngiltere ve Fransa, Rus donanmasının Boğazlar’ı
kullanamamasını kendi çıkarına isterken; Rusya da İngiliz ve Fransız
donanmalarının Karadeniz’e giremeyeceğini hesaplayarak rahatlıyor. Böylece
daha sonra kolay kolay bozulmayacak olan denge ilk olarak Londra’da tarihin
sayfalarına yazılıyor.
- Hasta Adam.
Londra Anlaşmasının daha mürekkebi kurumadan yeni hesaplar başlıyor. Rus
Çarı 1. Nikola, Osmanlı Devletinden ilk kez; “Hasta Adam” diye söz ederek
İngiliz Elçisine soruyor: “Hasta ölmek üzere, ne yapalım?” Daha sonra 1856
Paris anlaşması, 1871 Londra Boğazlar Anlaşması, 1878 Berlin Muahedesi da
imzalanıyorsa da, 1841 Londra Anlaşması, 1. Dünya savaşına kadar Boğazlar
ile ilgili temel belge olarak kalmıştır. Ancak arada ihlaller de olmuştur.
Örneğin 1844’de Rusya’nın Karadeniz Limanlarından kalkan savaş gemileri Uzak
Doğu limanlarına gitmiştir. 1904 Temmuzunda Rus donanmasına ait Petersburg
ve Smolensk adlı savaş gemileri Boğazlardan ticaret gemisi kisvesi altında
geçirilince İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya'sına birer nota
göndererek anılan olayı protesto etmiştir. Ayrıca 1877 yılında Osmanlı-Rus
savaşı esnasında Rus Ordusu Çatalca’ya kadar geldiğinde, Ruslar İngilizlere
“Donanmanı İstanbul’a gönderirsen ya da Marmara kıyılarına asker çıkarırsan
fena olur” İngilizler de Ruslara “İstanbul ve Geliboluya girme, yoksa iyi
olmaz” türünden gözdağı vermişler, 1878’de Rusya-Osmanlı arasında
Ayastefanos anlaşması imzalanmıştır. İngilizlerle Ruslar arasında gerginlik
artmış, Alman Bismarck aracı olmuştur. Bu durumu Padişah Sultan Abdülhamit;
Fethi Okyar’a şöyle anlatıyor:
 |
|
Sultan
Abdülhamit de Boğazlarda denge politikası izlemişti. |
-
“Rusya da bizden ebediyen
vazgeçmez; İstanbul ve Boğuzlar bizim olduğu müddetçe. Çünkü Bahr-ı Sefid'e
(Ak-deniz)e ancak bu yoldan çıkılır.Rus Çarlığı da cihan devleti olmak için
ya bu yoldan serbestçe geçecek, ya da cihan devleti olmak sevdasından
feragat edecektir. 1293 sefer-i meşumunda (Türk -Rus Harbinde) Rus orduları
İstanbul önlerine geldiği zaman, İngiltere için tehlike bizim maruz
olduğumuz kadar mühimdi, çünkü Ruslar Boğazları ellerine geçirdikleri an,
Hindistan yolu kendilerine açılabilirdi. Harbin rahnelerinden (felaketinden)
sıyrılmak ve asgari de olsa kuvvetlenebilmek için zamana ihtiyaç vardı.
Akdeniz haki-meyyitinin ve dolayısıyla Hindistan yolunun mihrak noktalarından
birisi olan Kıbrıs adasını, Rusların muvakkat kaydıyla ve harb tazminatı
olarak aldıkları Batum, Kars, Ardahan'ı iade ettikleri zaman geri verilmek
kayıt ve şartı ile İngiltere'ye bıraktım. İngiliz donanması İstanbul
önlerine geldi,harbe kararlı olduğunu her hali ile gösterdi. Ayastefanos
(Yeşilköy) de karargah kurmuş ve dürbünlerle İstanbul'u seyreden Rus ordusu
geri döndü."
- Ve…1. Dünya Savaşı:
Birinci Dünya Savaşı burada konumuz olmadığı için, ayrıntılarına
girmeyeceğiz. Ancak 1. Dünya Savaşı’na Osmanlı’nın katılımı ile ilgili küçük
bir notu eklemek istiyorum: O dönemlerde Avrupa’nın nüfus artış hızı;
tarihte bir daha hiç olmayacak bir düzeye ulaşmıştı, 1870 ile 1910 arasında
%50 artış olmuştu. 1900’lü yılların başında zaten Almanya, Avusturya-
Macaristan ve İtalya askeri birlik oluşturmuşlardı; adına da “Üçlü İttifak” (Central
Powers) denilmişti. Bu ittifaka karşı Rusya, İngiltere ve Fransa, “Üçlü
İtilaf”(Triple Entente ya da Allied Powers) dedikleri birliği kurdular.
İtalya daha sonra saf değiştirdi ve 1915 yılında Üçlü İtilaf yanında savaşa
girdi. O dönemin siyasi konjonktürü içerisinde kozların paylaşılması
kaçınılmazdı; Avusturya Veliahdının Saraybosna’da bir Sırplı tarafından
öldürülmesi, fitili ateşledi ve savaş patladı. Peki Osmanlı bu savaşa nasıl
ve neden girdi? Çünkü Osmanlı Devleti savaşın başlarında tarafsızdı. Ama
Almanya’nın savaşı kazanacağına mutlak gözü ile bakılıyordu. Bu fırsatı
değerlendirip, Almanları yanında savaşa girerek son dönemlerde kaybedilmiş
toprakları geri almak; yani bir koyup üç almak, o zamanki etkin güç İttihat
ve Terakki’nin kurmayları Sadrazam Talat Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve
Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın iştahını kabartıyordu. Bu iştah kabarmasının
bir tetikleyici unsuru da geçtiğimiz yıllarda bir gazetede belge olarak
yayınlandı: Alman Elçisi, Osmanlının savaş ilan etmesinden 5 gün önce, Talat
Paşa ile 5 Milyon Altın’lık bir “avans” sözleşmesi imzalamış. Yani 5 milyon
altın kredi de, Osmanlı’yı razı etmede -diğer 1 koyup üç alma faktörlerinin
yanında- etkili olmuş. Savaşta Türk Boğazları’nın rolü ne oldu? Önce İtilaf
Devletleri donanmasından kaçarak tarafsız ülke Osmanlı limanlarına sığınan
Goben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısı sorun yarattı. Ancak kolayı
bulundu; İtilaf Devletlerine “ Biz bu zırhlıları satın aldık” denildi. Ancak
itilaf devletleri de “O zaman bu iki zırhlıyı madem satın aldınız, içindeki
Almanları Almanya’ya iade edin, biz de buna karşılık kapitülasyonları
kaldıralım ve size askeri yardımda bulunalım”. Aslında stratejik olarak fena
bir teklif değildi bu; ancak 1 koyup 3 alma heyecanı ve herhalde 5 milyon
franklık avans, daha ağır bastı ki, gemilerdeki Almanlar iade edilmediği
gibi, Osmanlı, “Kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını” ilan etti.
Gerçi o dönemde Winton Churchill’in Osmanlı’nın parasını ödeyerek satın
aldığı iki zırhlıyı teslim etmemesi nedeniyle Osmanlı kamuoyunda oluşan
hayal kırıklığı da Almanya tarafının tutulmasında etkili oldu. Yavuz ve
Midilli adlarını alan Alman zırhlıları, içindeki Almanlara Osmanlı kıyafeti
giydirilerek Karadeniz’e açıldı; Karadeniz’deki Rus limanları topa tutuldu.
Böylece Osmanlı, 1. Dünya Savaşı’na girmiş oldu.
- Çanakkale Savunması:
Dışarıdan güçlerin Anadolu’ya saldırması yönüyle
Truva Savaşları’na da benzetilen Çanakkale savaşları, tarih boyunca
jeostratejik açıdan hep önemli olmuş olan Türk Boğazları’nın en kanlı
savaşlarıdır. Toplam yarım milyona yakın insanın kaybedildiği, Osmanlı’nın
en değerli evlatlarını ve neredeyse bir kuşağını kaybettiği bu savaşın iki
ana nedeni vardı:
-
Osmanlıların Boğazları bütün gemilere
kapatmış olması, Rusya’yı Karadeniz’e hapsetmiş ve Rusya zor durumda
kalmıştı. Almanlarla savaşması yüzünden Osmanlılarla tam savaşacak gücü
bulamayan Rusya, sıkıntıdaydı. Rusya ile bağlantıyı sağlamak üzere kilit
konumda bulunan Türk Boğazları yolu, mutlaka açılmalıydı.
-
İngilizler ise, her ne kadar
Rusya ile müttefik iseler de, Macaristan ovasına inerek Almanlar
karşısında başarı kazanmış bulunan Rusların Türk Boğazları’nı ele geçirip buralardan
bir daha çıkmamaları ihtimalinden kuşkulanıyordu. Bu bölge stratejik olarak uzun
vadeli çıkarlar açısından o denli önemliydi ki, bu savaşta müttefik dahi olsa,
Rusya bu bölgeyi ele geçirmemeliydi. Hatta İngilizler, Rusya’nın Türk Boğazları’nı
aldıktan sonra ve İstanbul’u ele geçirdikten sonra Almanlar ile anlaşıp
savaştan çekilmesinden dahi endişe ediyorlardı.
 |
|
Mustafa Kemal
(ATATÜRK) Çanakkale Kahramanlarına "Size Savaşmayı Değil, Ölmeyi
Emrediyorum" demişti. |
İşte bu “Oyun içinde oyun” stratejisiyle
başladı Çanakkale Savaşları. Tarih 3 kasım 1914. Savaş, iki yıldan biraz
fazla sürdü, 9 Ocak 1916 da sona erdi. Rusya, her ne kadar Çanakkale
Savaşları görünüşte kendi çıkarı için de yapılsa, Çanakkale’ye İngiliz
donanmasının saldırısını ihtiyatla karşıladı. Hatta, “sen de filonla
Kuzey’den saldır, İstanbul Boğazı’na saldır” önerisi yapan İngiltere ve
Fransa’nın teklifini “Filom yeterli değil” diyerek geri çevirdi.Kaygıları
giderek artan Rusya, 4 Mart 1915’te kendi müttefiklerine bir nota vererek,
“İstanbul, Boğazlar ve Marmara’nın doğu ve batı kıyılarını bana bırakın”
dedi. İngiltere ve Fransa bu notadan hoşlanmadılarsa da, kabul ettiler. Bu
pazarlıklar içerisinde Çanakkale Savaşları devam etti. 18 Mart 1915 de Sabah
saat 11’de İtilaf Devletleri’nin 18 Büyük zırhlı, birçok muhrip ve
denizaltıdan oluşan muazzam donanması; geçiş yapmak için Çanakkale’den
girdi. Türk Tabyalarında toplam 150 top var; düşman gemileri ise 506 top
ile, hareket kabiliyeti üstünlüğüyle müthiş bir bombardıman yapıyor. Öyle
bir top ateşi ki, 6 Saat 45 dakika aralıksız sürüyor. Ancak gemilerden
açılan top ateşi, karadaki top bataryalarının bulunduğu kalın mevzilere
etkili olmuyor, ve karadan seyyar ve sabit bataryalardan açılan ateş,
gemileri Nusret mayın gemisinin önceki gece döşediği mayınlara sürüklüyor.
İngilizlerin Irresistible ve Ocean zırhlısı ile Fransızların Bouvet
zırhlısı mayın ve top ateşiyle batırılıyor. Diğer zırhlılardan üçü de ağır
yara alarak karaya oturuyor. 18 Zırhlıdan 6 sını kaybeden itilaf devletleri
donanması, geri çekilmek zorunda kalıyor. Zira, zaten daha ilerleseler,
Çanakkale-Kilitbahir arasındaki mayınlı bölgelerde gemilerin tamamını
kaybedeceklerdi. Daha sonra kara çıkarmaları başlıyor ancak ayrıntısına
girmeyeceğimiz bu savaşlar da başarısızlıkla sonuçlanıyor. Savaş, İtilaf
Kuvvetlerinin 9 Ocak 1916 da çekilmeleri ile son buluyor.
Çanakkale Savaşı’nın
Etkileri:
Bu savaşın sonrasında önemli etkileri
olmuştur.
Öncelikle yukarıda değindiğimiz itilaf devletleriyle Rusya
arasında yapılan “Boğazlar senin olacak” anlaşması; İtalya’yı kızdırmış ve
İtalya, Merkezi Kuvvetlerden ayrılarak İtilaf Devletleri safına geçmiştir.
İtilaf Devletleri, İtalya’yı “Osmanlı parçalandığında sana da toprak
vereceğiz” vaadiyle kandırarak Avusturya’ya saldırttılar. Ne var ki
İtalyanlar bu cephede kaybettiler. Öte yandan; İtilaf Devletlerinin
başarısızlığı sonucu Bulgaristan; Merkezi Kuvvetler tarafında savaşa girdi.
Böylece Osmanlı-Almanya koridoru açılmış oldu. Ayrıca; Boğazların kapalı
kalması, hem Rusya’nın zararına oldu, hem savaşı uzattı, hem de Rusya’da
1917 de halk ayaklanmasına ve Bolşevik İhtilali’ne neden oldu. Boğazların
önemini bundan iyi gösteren tarihsel kanıt olabilir mi?
Sevr Anlaşması
(10 Ağustos 1920):
Osmanlı Devleti; 1. Dünya savaşında yenik
düşüyor ve Sevr Barış Anlaşması’nı imzalamak zorunda kalıyor. Sevr
Anlaşması’nın Boğazlar ile ilgili hükümleri 37-61. Maddelerde yer alır. Bu
maddeler özetle şunları söylüyordu:
1)Çanakkale, Marmara ve İstanbul Boğazı dahil
olmak üzere, Boğazlardan geçiş barışta ve savaşta, hangi devlete ait
olursa olsun, her türlü harp ve ticaret gemilerine açık olacak,
2)Bu serbestinin temini için, Osmanlı,
Boğazların kontrolünü geniş yetkileri olan bir Boğazlar komisyonu’na
bırakacak tır. Komisyonun bağımsız bir bayrağı ve bütçesi olacaktır.
(Böylece sanki Boğazlar Bölgesinde çokuluslu bir devlet kurulmuş gibi
oluyor) Komisyon üyeleri ise: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'dır. Rusya,
Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan da Milletler Cemiyetine üye olurlarsa
Komisyona girebileceklerdir.
3)Komisyon Başkanı, iki yılda bir dört büyük
devlet arasında değişecek.(Türkiye Komisyon Başkanı olamıyor, doğallıkla)
4)Fransa,
İngiltere ve İtalya, Türk Boğazları dolaylarındaki silahsızlandırılmış
bölgede müştereken asker bulundurabilecekler.
Sevr Anlaşmasının sadece Boğazlarla ilgili
hükümlerine değindik. Görüyorsunuz ki, son derece ağır şartlar. Öyle ki;
Anlaşmayı imzalamak üzere Sevr’e çağrılan Ahmet Tevfik Paşa başkanlığındaki
heyet, ağır şartlardan dolayı anlaşmayı imzalamadan dönmüştür. Daha sonra
İngilizler, işgal altındaki İstanbul’da çaresiz kalan son Osmanlı padişahı
Mehmet Vahdettin’e Anlaşmayı imzalatmışlarsa da, Ankara’da kurulan Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırlarını çizmiş ve Sevr’i
tanımadığını bütün dünyaya ilan etmiştir. Daha sonra Kurtuluş Savaşından başarıyla
çıkan genç Türkiye Cumhuriyeti, hiç uygulanmayan Sevr’in yerine Lozan
anlaşmasını, Sevr’den sadece 3 yıl sonra, imzalamayı başarmıştır.
Lozan Anlaşması (24 Temmuz 1923)
Lozan’da “Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme”;
Lozan Anlaşmasından ayrı bir sözleşme olarak
 |
13 Ağustos 1923: Lozan Anlaşması Sonrası
Mustafa Kemal, İsmet İnönü
|
hazırlanmış ve imza edilmiştir.
Lozan’ı imzalayan ülkeler: Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,
Yunanistan, Romanya, ve Yugoslavya’dır. Ancak; Lozan Anlaşması’nın 23.
Maddesi gereği; bu Sözleşmenin; Lozan Anlaşması içerisindeymiş gibi kabul
edileceği hükme bağlanmıştır. Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni Lozan
Anlaşması’na taraf olmamış olan Rusya ve Bulgaristan da imzalamışlardır.
Lozan’ın eki olan Boğazlar Sözleşmesi şu maddelerle özetlenebilir:
1)Ticaret Gemileri ve uçakları barış zamanında
Türk Boğazlarından geçiş serbestisine sahiptirler;
2)Savaş
gemileri ve uçakları barış zamanında Boğazlardan geçiş serbestisine
sahiptir; ancak Karadeniz yönüne geçişte savaş gemileri için sınırlama
vardır.
3) Savaş zamanı: Türkiye, Muharip değilse
tarafsızlık haklarını geçişi engelleyecek şekilde kullanamaz; Türkiye
Muharip ise; tarafsız devletlerin ticaret gemileri düşmana yardım
götürmüyorlarsa geçebilirler; savaştığı devletin gemilerine karşı Türkiye,
her türlü hakkını kullanabilir.
4) Boğazlar çevresinde belirli bölgeler
askerden arındırılmıştır.
5) Antlaşmanın
öngördüğü düzene uyulmasını Başkanının Türk olduğu bir komisyon,
denetleyecektir.
Lozan Anlaşması’nın eki olan Boğazlar
Sözleşmesi, Türk Boğazları ve yakın çevresinde Türkiye’nin egemenlik hakkını
önemli ölçüde sınırlamaktaydı. Boğazlar Bölgesi askerden arındırılmakla bu
bölgenin nasıl savunulacağı sorusu cevapsız kalmıştı. Komisyonun savunma
yetkisi yoktu. Komisyona üye devletler de savunmayı garanti etmekten
kaçınmışlardı. Dolayısıyla ortada hem Karadeniz’in güvenliği açısından; hem
de Türkiye’nin güvenliği açısından önemli bir sorun vardı. Bu sorun, ancak
Montrö Sözleşmesi ile çözülebilmiştir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi
:
|
 |
|
Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin imzalandığı
İsviçre’nin Cenevre Gölü kıyısındaki 1906 Yapımlı ve bugün de
hizmette olan; Montreux Palace Oteli
|
|
Savaş Gemileri/Barış Zamanı
-
Karadeniz’e kıyıdaş devletler tonaj ve sınıf ile ilgili
sınırlamaya tabi değildir. Karadeniz’e kıyıdaş devletler
yüksek tonajlı savaş gemilerini de geçirebilirler. Ancak; bu
gemiler ya tek başlarına ya da en fazla iki muhrip eşliğinde
geçebileceklerdir.
-
Karadeniz’e kıyıdaş devletler satın aldıkları ya da tamir
amacıyla denizaltılarını Boğazlardan geçirebilirler. Bunun yapılabilmesi
için denizaltıların inşa ettirilmişse tezgaha koyuştan önce;
satın alma ya
da tamir içinse makul ve ayrıntılı bilgiler vermek suretiyle
gündüz ve suüstünden geçmeleri ve tek başlarına geçmeleri
kaydıyla; Boğazlardan denizaltı geçebilir.
-
Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin Karadeniz’de
bulundurabilecekleri tonajın toplam büyüklüğü 30 bin tonu
geçmeyecektir. (Ancak koşula bağlı maddeyle bu sınır bugün
için 45 bin tondur)
-
Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin sadece hafif suüstü
gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemileri
Boğazlardan Kuzeye geçip Karadeniz’e açılabilir. Bunların
dışında kalan savaş gemileri; örneğin uçak gemileri ve
denizaltılar; Karadeniz’e çıkamazlar.
-
Kıyıdaş
olmayan gemilerin savaş gemileri; ne amaçla gitmiş olursa
olsunlar; Karadeniz’de 21 günden fazla kalamazlar.
|
Dünya yeni bir savaşa doğru giderken, Türkiye,
Lozan’ın Boğazlar Sözleşmesi ile getirdiği kurallardan memnun değildi. Rusya
da bu kurallardan memnun değildi çünkü Lozan’ın getirdiği sistemin Karadeniz
ülkelerini yeterince korumadığını düşünüyordu. Konferans, Türk
Diplomasisinin girişimleri ile toplandı, 22 Haziran 1936 da başlayan
görüşmeler yaklaşık 1 ay sürdü ve 20 Temmuz 1923 de anlaşma imzalandı.
Görüşmelerde Türk Heyeti’ne Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlık
etti.
Anlaşma taslağını Türkiye hazırlamıştı.
Konferansın ilk oturumları Türkiye’nin hazırladığı antlaşma taslağının
okunması ve görüşülmesiyle geçti. 25 Haziran’da sorunlar Teknik Komite’ye
devredildi. 4 Haziran’da da İngiliz heyeti Türkler ile Cenevre ve
Montreux’de yaptıkları özel görüşmeler neticesinde hazırladıkları kendi
taslaklarını toplantının gündemine soktular. Yapılan uzun tartışmalardan ve
basının ortak edildiği ağız dalaşından sonra uzlaşmaya 15 Temmuz günü
varıldı. Üç gün içinde de nihai metin üstünde anlaşıldı. 20 Temmuz 1936’da
ise Montreux Boğazlar Sözleşmesi düzenlenen törenle imzalandı. Sözleşmeye ek
olan protokol hükümleri gereğince aynı gün gece yarısı 30 bin kişilik bir
Türk gücü Boğazlar bölgesine girdi.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bugün de
geçerliliğini koruyan, uygulamada olan; Türk Boğazları için en önemli
belgedir. Bu sözleşme 29 maddeden oluşur. Bu 29 Maddeden 22’si; askeri
gemilerle ve askeri konularla ilgili hükümleri içerirken, sadece 7’si
ticari gemilerin geçişini düzenler. Montrö’yü kısaca özetlemeye çalışırsak;
- Savaş
Gemisi dışında kalan tüm gemilere, Türk Boğazlarından geçiş serbestisi
tanıyor. Geçiş serbestisi, gece ve gündüz, yükü ne olursa olsun, bayrağı ne
olursa olsun tanına bir özgürlük. Kılavuzluk ve römorkör alma konuları geçiş
yapan gemilerin isteğine bırakılıyor.
- Türkiye
savaşan ülke ise ya da kendisini yakın savaş tehdidinde görüyorsa; ticari
gemilerin geçişini engelleyemese de,
geçişlere çeşitli sınırlamalar getirebilmektedir. Örneğin; bu takdirde
geçişlerin gündüz yapılması, Türkiye’nin belirleyeceği güzergahların
kullanılması ve kılavuz kaptan alınmasının zorunlu tutulabilmesi (ücret
almamak koşuluyla) mümkün olabiliyor.
- |