VİYANA, 30/12(BYE)--- Tirajı günde 105 bin olan sol
eğilimli Der Standard gazetesinin 29 Aralık 2003 tarihli
sayısında, Serge Michel/Serge Enderlin imzalarıyla ve
yukarıdaki başlık altında yayımlanan Batum/Erzurum
çıkışlı "Siyah Altın Peşinde" adlı yazı dizisinin
Türkiye ile ilgili bölümünün çevirisi şöyledir:
Petrol yataklarının bulunduğu Azerbaycan'daki Bakü'den
başlayarak, Gürcistan'ın başkenti Tiflis üzerinden
Türkiye sınırlarına kadar ulaşan ve 1.760 kilometre
olarak planlanan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı
boyunca yapmak istediğimiz yolculukta Batum'a da uğramak
istiyoruz. Gürcistan'daki Acaristan özerk bölgesinin
başkenti olan Batum, üç bin metre yükseklikteki dağlar
üzerinden doğrudan Anadolu'ya ulaşan BTC rotası üzerinde
bulunmuyor. Acaristan'daki en tanınmış kişi, büyük
hayranlık duyulan Devlet Başkanı Aslan Abaşidze.
Fotoğrafı en küçük berber dükkanlarında bile asılı.
Kendi kendine özerkliğini ilan eden Acaristan, Devlet
Başkanı Eduard Şevardnadze'nin düşürülmesinden çok önce
Tiflis'in etki alanından neredeyse tamamen uzaklaşmıştı.
Burası Gürcistan'ın, ekonomik kalkınmanın biraz
hissedildiği tek bölgesi. Mikrodevlet artık ulusal
bütçeye katkıda bulunmuyor. Çeşitli malların aktarma
merkezi haline gelen bölge, Türkiye ile olan sınırından
da oldukça kazanç sağlıyor. Burada kaçakçılık geliştikçe
gelişiyor.
Türk sınırından geçerek, Erzurum'a geliyoruz. Daha
doğrusu bir pompa istasyonunun inşa edileceği Gögender
Köyü'ne. Oben Özdeş bize eşlik ediyor. Özdeş, Türkiye'de
BTC'nin yapımı ile görevlendirilen Türk petrol şirketi
BOTAŞ'ta çalışıyor.
Köyün Muhtarı Abdurrahim Ergen, bizi oturma odasındaki
kilimin üzerinde misafir ediyor. Ekmek, yağ, reçel,
peynir, süt, çay ikram ediliyor. Ev sahibimiz sevinçle,
"bütün bunlar bizim köyün" diyor. Ancak sözü,
uluslararası petrol boru hattı kurulacak diye el konulan
patates tarlasına getirdiğimizde, susmayı tercih ediyor.
Ne de olsa burada söz konusu olan 41 milyar Türk lirası
(23 bin Euro) tutarındaki bir istimlak.
"Köydeki en zengin adam olarak kendisini nasıl
hissettiğini" soruyoruz. Ergen önce mühendis bayana
bakıyor, sonra "ama ben köyün en zengin adamı değilim
ki. Burada herkes zengin. Bu öyle büyük bir meblağ
değil. Buradaki herkes iyi durumda. Burası çok verimli
bir toprak" diyor.
BOTAŞ muhtemelen adama geleceğimizi haber vermiş. Burada
daha fazla sondaj yapmanın bir anlamı yok. Dışarıda uçan
leylekleri seyrederken, uzun zaman Almanya'da çalışmış
olan bir köylü bize bambaşka şeyler anlatıyor. Bunu
sanki yaşamı tehlikedeymiş gibi gizlice yapmaya
çalışıyor.
"Bu petrol hattı kötü bir şey" diye fısıldıyor köylü,
"buradaki insanlar çok yoksul. Tapudaki kayıtlar hiç
intizamlı yapılmamış. BOTAŞ'ın verdiği para yalnız korku
ve panik yaratıyor. Zavallı Abdurrahim çok para
kazandığını düşünüyor, ama muhtemelen tarlanın hepsi ona
ait değil. Tarlayı bundan on iki yıl önce sekiz kardeşli
bir aileden satın aldığında, satış mukavelesini yalnızca
beş kardeş imzalamıştı. Diğer iki kardeş tarlanın
aslında Avustralya'da yaşayan üçüncü kardeşe ait
olduğunu iddia ediyor. Ama o orada ölmüş. Şimdi bu olayı
aydınlatmak imkansız."
Yola koyulduğumuzda mühendis Oben Özdeş neşeli bir
şekilde, "size demedim mi, buradaki insanlar yeni boru
hattına seviniyorlar, bu bölgeyi kalkındıracak" diyor.
Ama biz bundan pek emin değiliz. Bu bölge enerji
endüstrisi açısından daha şimdiden önem taşısa da, sık
sık afetlere sahne oluyor. BTC'den başka, geçen yıl
yapımı bitirilen ve İran'dan doğalgaz sevkiyatını
sağlayan bir boru hattı daha var. Hazar Denizi'nden bir
başka boru hattı da planlanma safhasında. Oben Özdeş
uzakları göstererek, "BTC boru hattı Erzurum'dan
yüzlerce kilometre batıya, oradan da güneye giderek,
Akdeniz'e ulaşacak" diyor ve sonra bize biraz muammalı
bir şekilde "yalnız yirmi noktada Kuzey Anadolu fayının
üstesinden gelmek zorundayız" diye sözlerine devam
ediyor.
Hemen bir internet kafe bulup, Kuzey Anadolu fayının
jeolojik bir bozukluk, ülkeyi doğudan batıya kesen bir
yer kabuğu çatlağı olduğunu öğreniyoruz. Yer kabuğu
üzerindeki baskı artınca, tabakalar birbirleri üstüne
biniyor ve muazzam depremlere yol açıyor. Bakü'deki BP
herhalde bu konuya dikkatimizi çekmeyi unuttu.
Sonunda Ceyhan'a varıyoruz. Bakü'den beri bu ismi belki
bin defa işittik: Boru hattının sonu, borunun sonu.
Ancak burada bize, büyük boru hattının, Türk petrol ve
doğalgaz şirketi BOTAŞ'a ait olan ve buradan 30
kilometre daha güneydeki Yumurtalık'ta bulunan petrol
terminalinde sona ereceğini söylüyorlar. Yol
zeytinlikler arasından kıvrıla kıvrıla devam ediyor ve
birdenbire etrafı tellerle çevrili birkaç bin hektarlık
bir alan ile noktalanıyor.
Burada petrol dünyasının kalbi atıyor: Hazar'ın ham
petrolü Kafkasya üzerinden uzun bir yolculuğun ardından,
Mezapotamya ovalarında uğruna savaşlar verilen
Kerkük'ten gelen siyah altın ile Yumurtalık
rezervuarında birleşiyor.
Her tarafı camla kaplı ve Körfez'e tepeden bakmamızı
sağlayan bir odaya götürülüyoruz. Bugün çıkan dördüncü
fırtınanın şimşekleri arasında uzun bir dalgakıranın
sonunda büyük bir tankere petrol yüklendiğini görüyoruz.
Esrarengiz bir adam 1970'li yıllardan kalan yuvarlak bir
kanapenin önünde duruyor. Mobilyalar terminalin 28 yıl
önce açılışından bu yana değiştirilmemiş. Odada ayrıca
üzerinde kırmızı düğmelerin, siyah beyaz ekranların ve
boru hatlarının belirtildiği Avrasya haritasının
bulunduğu bir kontrol masası dikkatimizi çekiyor.
Duvarda malum Atatürk portresi asılı. Acaba gizli bir
üstte mi bulunuyoruz? 007 James Bond'un başlıca düşmanı
olan Blofield olabilecek nitelikteki yetkilinin elini
sıkarken neredeyse, "Bond, James Bond" diyeceğimiz
geliyor.
Gerçek ismi Gürhan Ünal, kendisi bu petrol terminalinin
müdürü. Kuşkusuz ki Blofield kadar tehlikeli değil, ama
en az onun kadar güçlü. Nedenini kendisi bize şöyle
açıklıyor: "1975'ten bu yana Kuzey Irak'taki Kerkük'ten
petrol alıyoruz. Saddam Hüseyin rejimi 1985'te buna
paralel bir çizgi izleyen, ancak bundan çok daha büyük
olan ikinci bir boru hattı sayesinde Güney Irak'taki
Basra petrol üretiminin bir kısmını buna ekledi. Burada
yılda 80 milyon ton petrol işleniyor. Bunun bir kısmı
Ankara'da bulunan Türkiye'nin en büyük rafinerisine
gidiyor, geri kalanı ise tankerlerle ihraç ediliyor.
1991'de ilk Körfez Savaşı sırasında Basra petrolünü
kaybettik. Kerkük petrolü akmaya devam etti, ancak gıda
karşılığı petrol programı çerçevesinde BM tarafından
kontrol ediliyor."
Bu yıl daha Irak savaşı başlamadan bu boru hattı da
kapandı. Kuzey Irak boru hattı sürekli saldırı
tehlikesine maruz kaldığından, aralık ayında bile hala
açılmamıştı. Gürhan Ünal öfkeyle, savaşın zaten petrol
yüzünden çıkmış olduğunu söylüyor.
Müdürün sert tavrı bizi şaşırtıyor, kantine iniyoruz.
Orada Iraklı Salaam Hassan ile karşılaşıyoruz, o da
oldukça öfkeli.
Hassan, "30 yıldan beri petrol alanında çalışıyorum.
Basra'da Fransızlarla petrol çıkardım. Kerkük'ün
inanılmaz kalkınmasına şahit oldum. Ama 1991'den beri
benden petrol çalıyorlar. Eskiden buraya akan petrol,
şimdi yabancılar tarafından kontrol ediliyor. Şimdi bir
de bu savaş çıktı: Amerikalılar benden çalınan petrolü
bir kez daha çalmak istiyor. Ne yapabilirim? Perişan
haldeyim. Amerikalıların cehenneme kadar yolu var. Ben
petrol alabilmek için elimde tüfekle Teksas'a gidiyor
muyum?"
İstanbul'daki Kempinski Palace Oteli'nin yemek
salonundaki üç şık İspanyol turist soğukkanlı gözüküyor.
Yalnız bir anlık korkulu bir bakış, şaşkınlıklarını
yansıtıyor: Havuzda dev bir tanker. Otelin havuzunda
değil, onun hemen arkasındaki Boğaz'da. Tankerin
boyutları otelinkini çoktan aşıyor, Babıali'deki en
zarif otelin manzarasına birkaç dakikadan beri gölge
düşürüyor. Küçük bir süitin 550 dolar olduğu otelin
broşürlerinde, övülen Boğaz manzarasının aslında dev bir
petrol boru hattını içerdiğine tabii ki değinilmiyor.
2002 yılında bu lüks pencerelerin altından 150 milyon
tonluk petrol aktı.
Boru hattı belki turistleri yalnızca şaşırtıyor, ama
İstanbul'un on iki milyonluk nüfusunu çok korkutuyor.
2002 yılında büyük şehrin önünden geçen 9427 tanker
(sayıları 1999'dan bu yana iki katına çıktı), alabora
olmaları ya da Boğaz'dan geçen doğalgaz ya da kimyasal
madde yüklü diğer gemilerle çarpışmaları halinde yüzen
birer bombaya dönüşebilir.
Burada birçok kaza oluyor. Hemen her hafta bu dev
tankerlerden biri bir fırkateyni eziyor, bir dubaya
çarpıyor, ya da İstanbulluların bir kıtadan diğerine
geçmek için bindikleri "deniz otobüsü" ile çarpışmaktan
kıl payı kurtuluyor.
Ankara, 1936 Montreux Anlaşması'nın Türkiye'de
boğazlardan geçişleri düzenleyen hükümlerine göre, ne
kılavuz alınmasını zorunlu tutabiliyor ne de trafiği
sınırlayabiliyor. Yalnız gemi trafiğinin artmasına
işaret edilerek, boğazların kapatılması tehdidinde
bulunulabilir.
Ancak Boğaz'ı en önemli stratejik ulaşım yolu olarak
kabul eden Moskova'nın tepkisinden korkuluyor. Petrol
tankerlerinin büyük bir kısmı, boru hatlarıyla kutuptan
Karadeniz'e getirilen Sibirya petrolünün aktarma limanı
olan Novorosiisk'ten geliyor. Sibirya mı? Bu bizim
bundan sonraki durağımız olacak.